öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cuma, Ekim 03, 2008
Dünya Dönse
Koca bir yağmur bulutunun altında bulsam kendimi. Solumda deniz, sağımda sen olsan mesela. Şimşek çaksa, buharlaştırsa bir tutam suyu. Bir öbek tuz batsa derinlere yavaşça, buhar da yükselse semaya. Tuz çarpsa midyeye, midye kapatsa kabuğunu, arasından fışkırsa basınçlı su, titretse yosunları. Bir balık irkilse, çıksa yosunların arasından. Daha büyük bir balık görse onu, saldırsa yemek için. Küçük balık kaçsa, saklansa kocaman bir yengecin arkasına. Yengeç savursa kıskacını büyük balığa doğru, büyük balık geri çekilse. Yengeç sarılsa küçük balığa. Midye açsa kabuğunu tekrar, parlasa içinde ufacık bir inci. Balık sıyrılsa yengeçten, alsa inciyi, götürse, verse yengece. Yengeç çok sevinse mesela, gözlerini alamsa inciden. Bu arada büyük balık kapsa küçük balığı, kan revan içinde indirse mideye. Bir hava kabarcığı çıksa katil balığın ağzından, yükselse yüzeye doğru. Denize oturmuş bir martının yanında pırtlasa kabarcık. Martı korksa, havalansa aniden, çırpsa kanatlarını gökyüzüne. İnse sahildeki iskeleye, görse oradaki balıkçının kovasını, sinsice yaklaşsa, tırtıklamaya çalışsa adamın akşam yemeğini. Balıkçı fark etse mesela kuşu, fırlatsa elindeki bira şişesini hayvana doğru. Martı kaçsa, rüzgar da biraz soldan esse mesela, bira şişesi iskeleye demirlemiş bir balıkçı teknesinin kaptanına gelse. Kaptan da manyak olsa hani, çıkarsa altıpatlarını, doğrultsa balıkçıya, çekse tetiği üç defa. Balıkçı vurulsa kafasından, ölüverse oracıkta. Kanı damlasa iskeleden, orası da Cape Town olsa mesela, köpekbalıkları olsa vıngır vıngır. Alsalar kanın kokusunu, gelseler iskeleye doğru. İskelenin tahta bacağına çarpsa biri, sinirlenip koca bir ısırık alsa dayanaktan. Teknesinden inen katil kaptan olsa mesela iskelenin üstünde, çökse iskele, köpek balıkları bir ziyafet çekse adamdan, tükürseler kemiklerini. Biz de bu arada evimize varmış olsak, sarılsak birbirimize, yatsak öylece, sevişsek hafif hafif. Dünya dönse…
9 Gram
İki gramın ezici ağırlığı mumun üzerinde tuttuğum kaşığı aşağı çekiyor. Kaşık kapkara. Tüm günahlarımıza yeminli şahitlik ediyor. Üç kişiyiz. Ahmet uyuyor, Gökçen ve ben salonun ortasında diz çökmüş, ölümün çeşmesinden payımıza düşeni almayı bekliyoruz. Elimde tuttuğum metal kaşık, katıksız zıvanadan çıkmışlığın, cehennemin davetiyesi, elimi yakmaya başlıyor. Kusursuz çözelti kaynıyor. Gökçen estetik operasyonla sildirdiği ve kanaması bir türlü durmayan dövmesinden yakınıyor. Serumun gergin varlığı sol pazımda kendini hissettiriyor.
“Bekle” diyebiliyorum sadece, “halledeceğiz.”
Ilık sıvıyla dolu şırınganın iğnesi hiç de bakir olmayan bedenimde bir delik daha açıyor ve artık niceliğini unuttuğum bilmem kaçıncı orgazmımı tersten yaşıyorum. Sonrası pür bir aydınlık, bembeyazlık içinde kaybolmuş bir kar tanesi ya da engin bir denize düşen bir yağmur damlası… Nesnelerin sınırları kayboluyor. Fonda 9. Senfoni çalıyor. Sonsuz bir ritmin notaya dökülmüş halindeki “sus” oluyorum ve orada takılıp kalıyorum. Mozart dâhil tüm orkestra durup bana bakıyor çünkü ben kusursuzluğu yırtan trompetçiyim. Do majör yerine Re üfleyiveriyorum. Zamanın siniri bozuluyor, aksak adımlarla bir ileri bir geri gidiyor. Çizik bir plak gibi takılıp aynı kelimeyi tekrar edip duruyor;
Kayıp, kayıp, kayıp…
Tuvalette kendime gelir gibi oluyorum. Aksim aynadan bakıyor ve bana soruyor; “Gökçen ne âlemde?” Kız arkadaşım, koca bir yılı birlikte geçirdiğim kadın. Meraklanıyorum, apar topar dönüyorum salona. Gökçen yerde, şırınga hala kolunda. Takriben 7 gram eroin içermesi gereken küçük poşet bomboş. Gökçen’in ağzındaki köpükler acı gerçeği yüzüme vuruyor. Kalp atışlarım her vuruşta pencereleri titretiyor ve karanlık aydınlığa galip geliyor…
İnanılmaz bir suçluluk duygusuyla uyanıyorum. Ahmet yanı başımda. Göz bebekleri göz bebeklerime mıhlanmış.
“Hatırlıyorsun lanet olası!” diyor, “hatırlıyorsun…” sesi çekiç, örs, üzengi düzeneğimde yankılanıyor.
Hatırlıyorum… Gökçen’i gözümde yaşlarla ağabeyimin Kongo’suna taşıdığımı, arabayı çılgınca kullanıp hastaneye ulaştığımı, hayatımın manası olan kadını, daha doğrusu ondan geriye kalanı acil giriş kapısındaki boş sedyeye yatırışımı, açık kalmış göz kapaklarını lanet olası parmaklarımla kapayışımı ve çaresizce oradan kaçışımı hatırlıyorum…
Onun altın vuruşu, benim altın kaçışım…
Sonuçta teslim oluyorum işte, suçum başkasına uyuşturucu temin etmek ve ölümüne sebebiyet vermek olarak geçiyor kayıtlara.
“Bekle” diyebiliyorum sadece, “halledeceğiz.”
Ilık sıvıyla dolu şırınganın iğnesi hiç de bakir olmayan bedenimde bir delik daha açıyor ve artık niceliğini unuttuğum bilmem kaçıncı orgazmımı tersten yaşıyorum. Sonrası pür bir aydınlık, bembeyazlık içinde kaybolmuş bir kar tanesi ya da engin bir denize düşen bir yağmur damlası… Nesnelerin sınırları kayboluyor. Fonda 9. Senfoni çalıyor. Sonsuz bir ritmin notaya dökülmüş halindeki “sus” oluyorum ve orada takılıp kalıyorum. Mozart dâhil tüm orkestra durup bana bakıyor çünkü ben kusursuzluğu yırtan trompetçiyim. Do majör yerine Re üfleyiveriyorum. Zamanın siniri bozuluyor, aksak adımlarla bir ileri bir geri gidiyor. Çizik bir plak gibi takılıp aynı kelimeyi tekrar edip duruyor;
Kayıp, kayıp, kayıp…
Tuvalette kendime gelir gibi oluyorum. Aksim aynadan bakıyor ve bana soruyor; “Gökçen ne âlemde?” Kız arkadaşım, koca bir yılı birlikte geçirdiğim kadın. Meraklanıyorum, apar topar dönüyorum salona. Gökçen yerde, şırınga hala kolunda. Takriben 7 gram eroin içermesi gereken küçük poşet bomboş. Gökçen’in ağzındaki köpükler acı gerçeği yüzüme vuruyor. Kalp atışlarım her vuruşta pencereleri titretiyor ve karanlık aydınlığa galip geliyor…
İnanılmaz bir suçluluk duygusuyla uyanıyorum. Ahmet yanı başımda. Göz bebekleri göz bebeklerime mıhlanmış.
“Hatırlıyorsun lanet olası!” diyor, “hatırlıyorsun…” sesi çekiç, örs, üzengi düzeneğimde yankılanıyor.
Hatırlıyorum… Gökçen’i gözümde yaşlarla ağabeyimin Kongo’suna taşıdığımı, arabayı çılgınca kullanıp hastaneye ulaştığımı, hayatımın manası olan kadını, daha doğrusu ondan geriye kalanı acil giriş kapısındaki boş sedyeye yatırışımı, açık kalmış göz kapaklarını lanet olası parmaklarımla kapayışımı ve çaresizce oradan kaçışımı hatırlıyorum…
Onun altın vuruşu, benim altın kaçışım…
Sonuçta teslim oluyorum işte, suçum başkasına uyuşturucu temin etmek ve ölümüne sebebiyet vermek olarak geçiyor kayıtlara.
Yazan :
Freefance
Tarih:
Cuma, Ekim 03, 2008
Cuma, Mart 16, 2007
Bir Şehir Nasıl Düşer
Bir şehir nasıl düşer, artık biliyorum.
Tüm nesnelere yapışık renkler, saatte seksen kilometre hızla giden bir tren tarafından vakumlanarak sökülüp alındığında, altlarındaki gri tonlar gözüne batmaya başladığında düşer bir şehir...
Giden birinin ardından bakarken, ciğerlerinin dibinde gürül gürül yanan tüm çalı çırpıya rağmen ağlayamadığında düşer...
Ufuk çizgisinde gözden yiten bir treni donuk gözlerle izlerken, duyduğun son tren ıslığıyla titremeye başlayan içindeki telin akordunun yerinde olduğunu fark etmen ve o telin yumuşak ezgilerinin kendinden başkasını etkileyemeyeceğini anlamanla düşer...
Tren gittikten on dakika sonra peronlar boşaldığında düşer bir şehir, çünkü bilirsin, içindeki bitmek tükenmek bilmez yalnızlığı yansıtır etrafındaki sessizlik.
Çöküp kaldığın bankta soğuk kemiklerini keserken, bir insanı bu kadar fazla sevebildiğin için kendini özel saydığında düşer. Çünkü içinden bir ses sürekli boktan bir sürüngenden başka birşey olmadığını söyler sana...
Bir sonraki tren peronlardan birine yanaştığında düşer bu lanet şehir. Donuk gözlerin çocuksu bir umutla inen yolcuları süzer tek tek, aradığını bulamadığında ve son yolcu da peronları terk ettiğinde düşer şehir.
Telefonunu eline aldığında, rehbere göz atarken sarılıp ağlayabileceğin tek bir insan dahi olmadığını anladığında düşer bir şehir.
Evine doğru yürürken, yol üzerindeki tüm binaların çıtırtılar çıkararak üzerine geldiğini fark ettiğinde ve kendini hiç tanımadığın bir sokakta yön duygusundan yoksun bulduğunda düşer...
Sokağın sonunda çöpleri kurcalayan bir kedi gördüğünde ve o kediye sarılıp ağladığında, hıçkırıklar içinde hikayeni anlattığında düşer bir şehir ve o kedi umursamazca kaçıp gittiğinde...
O da değil de, bir şehir ne zaman düşer biliyor musun? Aynı gece, telefonuna "Aramayı unutmuşum ama şimdi geldim eve. Herşey için teşekkürler" diye bir mesaj geldiğinde...
En nihayetinde, şehirler düşer. Bu nihai edim değildir önemli olan. Gerekçedir... ve insan, gerekçesinin ne kadar geçerli olduğunu düşünürse, o kadar dibe batar şehir. Tabi düşmek, bir şehrin başına gelen son şey değildir. Onu yeniden cennette bir bulutun üzerine koymak yine bir gerekçenin işidir. Herşeye rağmen, bir gerekçesi olduğu için mutlu olanlardanım ben ama bir şehir nasıl düşer, artık biliyorum...
Tüm nesnelere yapışık renkler, saatte seksen kilometre hızla giden bir tren tarafından vakumlanarak sökülüp alındığında, altlarındaki gri tonlar gözüne batmaya başladığında düşer bir şehir...
Giden birinin ardından bakarken, ciğerlerinin dibinde gürül gürül yanan tüm çalı çırpıya rağmen ağlayamadığında düşer...
Ufuk çizgisinde gözden yiten bir treni donuk gözlerle izlerken, duyduğun son tren ıslığıyla titremeye başlayan içindeki telin akordunun yerinde olduğunu fark etmen ve o telin yumuşak ezgilerinin kendinden başkasını etkileyemeyeceğini anlamanla düşer...
Tren gittikten on dakika sonra peronlar boşaldığında düşer bir şehir, çünkü bilirsin, içindeki bitmek tükenmek bilmez yalnızlığı yansıtır etrafındaki sessizlik.
Çöküp kaldığın bankta soğuk kemiklerini keserken, bir insanı bu kadar fazla sevebildiğin için kendini özel saydığında düşer. Çünkü içinden bir ses sürekli boktan bir sürüngenden başka birşey olmadığını söyler sana...
Bir sonraki tren peronlardan birine yanaştığında düşer bu lanet şehir. Donuk gözlerin çocuksu bir umutla inen yolcuları süzer tek tek, aradığını bulamadığında ve son yolcu da peronları terk ettiğinde düşer şehir.
Telefonunu eline aldığında, rehbere göz atarken sarılıp ağlayabileceğin tek bir insan dahi olmadığını anladığında düşer bir şehir.
Evine doğru yürürken, yol üzerindeki tüm binaların çıtırtılar çıkararak üzerine geldiğini fark ettiğinde ve kendini hiç tanımadığın bir sokakta yön duygusundan yoksun bulduğunda düşer...
Sokağın sonunda çöpleri kurcalayan bir kedi gördüğünde ve o kediye sarılıp ağladığında, hıçkırıklar içinde hikayeni anlattığında düşer bir şehir ve o kedi umursamazca kaçıp gittiğinde...
O da değil de, bir şehir ne zaman düşer biliyor musun? Aynı gece, telefonuna "Aramayı unutmuşum ama şimdi geldim eve. Herşey için teşekkürler" diye bir mesaj geldiğinde...
En nihayetinde, şehirler düşer. Bu nihai edim değildir önemli olan. Gerekçedir... ve insan, gerekçesinin ne kadar geçerli olduğunu düşünürse, o kadar dibe batar şehir. Tabi düşmek, bir şehrin başına gelen son şey değildir. Onu yeniden cennette bir bulutun üzerine koymak yine bir gerekçenin işidir. Herşeye rağmen, bir gerekçesi olduğu için mutlu olanlardanım ben ama bir şehir nasıl düşer, artık biliyorum...
Pazar, Kasım 05, 2006
Manet Amnes Una Nox II
BÖLÜM III
Silahın patlamasından on saniye önce;
“Özür dilerim” diye yakındı Blanche, bir hıçkırığın gücüyle sıçradı.
…
Kristal kadeh hala çınlamaktaydı. Gloïre damlayan musluktan gelen tek düze sesin ne kadar da hoş bir ritim oluşturduğunu düşünüyordu. Milisaniyeler bir anda önem kazanmıştı. Boş boş oturarak geçirdiği tüm zamana lanet okudu. Ama artık tersini yapmak için ne vakti ne de kudreti vardı. Oturduğu yerde kanarken bir bir pişman oldu çoğu geçmiş eyleminden. Oturmuş kanıyordu, ne söylenebilirdi ki? Ölümün soğuk nefesi ilk defa kulağına vuruyordu ve her nasılsa bu durumdan derin bir haz duyuyordu.
Ölüm kadında beden bulmuştu ve sanki kulağının arkasında iç gıcıklayıcı soluğunu bırakıyordu.
Kuşkusuz ölüm kadın olmalıydı. İlk öldürdüğü insan da zaten kadındı. Çıplak ellerini kullanmıştı onu boğmak için. Parmaklarının arasında birbirinden ayrılan omurları hissedene ve hatta kadının nefes borusu kıtırdayarak kendi içine gömülene kadar sıkmıştı boynunu.
Eski karısıydı. Başka bir herifle birlikte olduğunu duyunca karar vermişti onu öldürmeye. Ölü gözleriyle tavana bakan kadın çırılçıplaktı. Can havliyle verdiği mücadelenin kalıntıları olan ter damlacıkları göğüslerinin arasını sırılsıklam yapmıştı. Kadın ölmüştü ama halen terliyordu. Birkaç damla daha çıkmıştı derisinin gözeneklerinden ve göğsünün yanından aşağı süzülüp açık mavi çarşaf üzerinde koyu mavi bir nokta bırakmıştı. Son bir titreme kasının tüm vücudunu ayaklarından başlayıp kulaklarına kadar kat etmişti.
Gloïre şoktaydı.
Çırılçıplak vaziyette odanın köşesinde yere oturmuş, kafası ellerinin arasında kadının ölü bedenini izliyordu. Cesedin ne kadar da seksi göründüğünü düşündü. Bu fikrin sapkınlığıyla düşüncelere boğulmuş bir halde kanıtları yok etmek için apartmanı kundakladığında bunun son cinayeti olmadığını biliyordu.
İşlediği bu cinayet için cezalandırılmaktan bir şekilde kurtulmuştu. Ancak öldürme içgüdüsü artık ortaya çıkmıştı ve bir kez ortaya çıktığında bu içgüdüyü bastırmanın hiçbir yolu yoktu. Bunu zamanla öğrenmişti.
…
Ama işte, şimdi sol göğsünden fışkıran kan tüm kolunu izleyip parmaklarının arasından füme kumaş pantolonuna akıyordu. Oda daraldıkça daraldı. Blanche’ın bir metre uzağında tuttuğu silah sanki alnına değiyordu.
Gloïre hala namlunun içine bakıyordu.
BÖLÜM IV
Silahın patlamasından dört saniye önce;
…
Blanche titreyen eline baktı. Her şey buğulu bir camın arkasında gibi gözüküyordu. Öz babası gözlerinin önünde cayır cayır yanarken de buna benzer bir his kaplamıştı içini. Blanche anestezi teknisyeniydi. Hastanede her gün birilerinin hayatını kurtarıyordu fakat babasını yangından kurtarmayı başaramamıştı.
O gün işten döndüğünde tüm sokağı koyu kızıla boyayan ışık oyunlarıyla apartmanını yalayan alevlerle karşılaşmıştı. Babası beşinci katın balkonunda yardım çığlıkları atıyordu. On bilemedin on beş kişilik bir izleyici topluluğu çaresizce adamın son saniyelerini izliyordu.
“Lanet olsun!” dedi kalabalıktan biri; “nerede kaldı bu itfaiye!”
“Olamaz!” dedi bir başkası; “adamcağız tutuştu!”
Bunlar olurken Blanche insanların tüm engellemelerine karşın apartmana dalmıştı. Aklında tek bir hedef vardı; babasını kurtarmak. İlk iki katı yıldırım hızıyla tırmanmıştı fakat duman daha fazla geçit vermiyordu. Kafasının arkasından tüm vücuduna yayılan bir rahatlama hissediyordu ve sonunda kendini bu rahatlamanın derin huzuruna bıraktı. Kendinden geçmişti.
Gözlerini açtığında tanımadığı bir adamın kucağında sokağın ortasında duruyordu. Adam gözbebeklerine hapsolmuş büyük bir suçluluk duygusuyla gözlerinin içine bakıyordu.
“Üzgünüm. Çok üzgünüm!” diyerek onu kaldırıma oturttu. Blanche çökmeye başlamış binaya baktı. Babasından geriye kalanlar beşinci katın balkon korkulukları arkasında bir mum gibi yanarak küçülüyordu.
On hanelik bu ateş topundan tek sağ kurtulan Blanche’ı kurtaran adamdı ve kendini kurtarmaya çalışırken merdivenlerde bulduğu Blanche’ı da hayata döndürmüştü.
Blanche’ın tüm vücudu titriyordu. Onu kurtaran adam, kuru kalabalık ve yanan bina buğulu bir camın arkasındaki siluetler gibiydi.
…
Tüm oda koyu kızıla bürünmüştü. Gloïre karşısında tir tir titriyordu.
BÖLÜM V
Silahın patlamasından iki saniye önce;
“Ne kadar uğraşırsan uğraş, kendini kurbanının yerine koyamazsın” dedi Gloïre. Tüm vücudu karıncalanıyordu.
...
“Neden” diye geçirdi içinden Gloïre. Acaba neden yemişti bu kurşunu ve Blanche neden hala silahı alnına doğrultmuş bir vaziyette karşısında duruyordu.
İlk karşılaştıkları gün Blanche’ın hayatını kurtarmıştı, aradan geçen zamanda arkadaşlıktan dostluğa uzanan bir ilişki temposu yakalamışlardı. Şimdi ise kadın karşısında, elinde Gloïre’ın sonunu hazırlayacak olan silahı tutuyordu.
“İlk tanıştığımız gün!” diye geçirdi içinden Gloïre ve o an fark etti. O gün ilk cinayetini işlemişti…
...
Tüm hıçkırık ve iç çekişler arasından duyulan Blanche’ın sesi hep aynı şeyi tekrarlıyordu; “özür dilerim, özür dilerim, özür dilerim…”
Namludan çıkan kurşunun alnına doğru geldiğini gören Gloïre “Problem değil” demek için biraz geç kaldığını fark etti.
BÖLÜM VI
Silahın patlamasından hemen sonra;
Silahın içinde oluşan şok dalgası Blanche’ın güçsüz kolunu geriye attı. Kolundan tüm vücuduna yayılan bu dışsal kuvvet, dermansız dizlerini bir anda çözüp yere çökmesine neden oldu. Elinden kurtulan silah yerdeki kan birikintisinin içine düştü. Düşüşün etkisiyle etrafa sıçrayan kan Blanche’ın solgun bacaklarından aşağı süzülüyordu.
Gloïre’ın cansız bedeni sandalyeden aşağı düştü. Kafasından çıkan kan tüm döşemeye yayılıyordu.
Blanche ayağa kalktı. Robot adımlarla banyoya ilerledi ve musluğu açtı. Bacaklarını yıkamak için lavaboyu kullanacaktı fakat lavabo yüksek olduğundan üzerinde dikilecek bir şeyler bulması gerekiyordu. Etrafına bakındı. Hemen arkasındaki çuvalları fark etti. Üst üste istiflenmiş altı adet çuval vardı. En üsttekini kavradı. Çuvalın üstünde kocaman harflerle GÜBRE yazıyordu. “Şaka mı bu?” diye geçirdi içinden. En yakın tarım alanından kilometrelerce uzaktaki metropolün merkezindeki bir evde kim, hangi amaçla bu kadar gübre bulundururdu ki? Tüm bu düşünceleri bir kenara bıraktı. Bir an önce temizlenip buradan çıkmak istiyordu. Çuvalı çekiştirerek olduğu yerden aşağı aldı. Aşağı yukarı yirmi beş kilo gelen çuvalı istediği yere koyması için sürüklemesi gerekiyordu. Bitkin kasları işi zorlaştırıyordu.
Tam o sırada dirseği çamaşır makinesinin üzerindeki şişelerden birine çarptı. Şişe devrilmişti. Yavaş yavaş yuvarlanarak çamaşır makinesinin kenarına kadar geldiğinde Blanche şişenin üzerindeki yazıyı fark etti. “Nitro Metan”
Donup kalan Blanche kendisini bir anda nahoş bir hatıranın pençesinde buldu.
...
Bir kafede Gloïre’la çay içip sohbet ediyorlardı. Bu arada televizyon bir bankanın önüne bırakılan arabada patlayıp onlarca can alan bombanın haberini veriyordu. Bomba koca banka binasının kuzey cephesini olduğu gibi yıkmıştı. Tüm cadde bir baştan bir başa savaş alanına dönmüştü.
Muhabir “El yapımı” demişti arabada patlayan bomba için.
“Bir insan nasıl olur da böyle bir şey yapar?”diye sormuştu Blanche Gloïre’a.
“Basit” demişti Gloïre. “Birkaç kilo amonyum nitrat ve biraz da nitro metan’la”
Kendini tutamamıştı Gloïre, Anlattıkça anlatmıştı.
“Sıvı haldeki nitro metan amonyum nitratla buluştuğu anda tüm karışım genleşir ve ortaya bir şok dalgası çıkarır. Bu şok dalgası saatte bin dokuz yüz altmış kilometre asgari hızla etrafa yayılır ve santimetrekareye üç yüz elli bir kilogramlık basınç uygular. Bu da saatte yüz elli kilometre hızla seyreden bir kamyonun düz duvara çarpmasıyla eşdeğer bir kuvvettir.”
“Tüm bunları nereden biliyorsun?” diye sormuştu Blanche.
“Bomba imha ekibindeyim” diye cevap vermişti Gloïre.
“Peki, bu kadar ciddi tehlike oluşturan kimyasalları nereden buluyor bu teröristler?”
“O da basit” demişti Gloïre; “Nitro metan araba yarışlarında yakıt desteği olarak kullanılan aşırı yanıcı bir sıvıdır. Araba modifikasyonu yapan tüm tamirhanelerde bulunur.”
“Peki ya amonyak nitrat?” diye sormuştu Blanche.
Gloïre düzgün dişlerini gösteren bir kahkaha atmıştı, “Amonyak değil, amonyum nitrat. Onu bulmak daha da basit.”
“Nasıl?” diye sormuştu Blanche.
“Bildiğimiz kimyasal gübre” demişti Gloïre; “Tüm zirai işletmelerde bolca var…”
…
Blanche banyonun ortasında dikiliyordu. Önünde duran altı çuval gübre üzerlerine doğru gelen sıvı nitro metanla ıslanmak üzereydi. O anda Gloïre’ın ne demek istediğini net bir şekilde anladı…
“Manet Amnes Una Nox”
Blanche’ı, altı binadan oluşan koca bloğun yetmiş iki sakinini ve yoldan geçmekte olan sekiz kişiyi bekleyen gece buydu.
Ertesi sabah tüm yerel radyoların ve ulusal televizyon kanallarının ilk haber spotunda, sebebi bilinmeyen ve ilk belirlemelere göre seksen kişinin ölümüne yol açan bir patlamadan bahsediliyordu.
Silahın patlamasından on saniye önce;
“Özür dilerim” diye yakındı Blanche, bir hıçkırığın gücüyle sıçradı.
…
Kristal kadeh hala çınlamaktaydı. Gloïre damlayan musluktan gelen tek düze sesin ne kadar da hoş bir ritim oluşturduğunu düşünüyordu. Milisaniyeler bir anda önem kazanmıştı. Boş boş oturarak geçirdiği tüm zamana lanet okudu. Ama artık tersini yapmak için ne vakti ne de kudreti vardı. Oturduğu yerde kanarken bir bir pişman oldu çoğu geçmiş eyleminden. Oturmuş kanıyordu, ne söylenebilirdi ki? Ölümün soğuk nefesi ilk defa kulağına vuruyordu ve her nasılsa bu durumdan derin bir haz duyuyordu.
Ölüm kadında beden bulmuştu ve sanki kulağının arkasında iç gıcıklayıcı soluğunu bırakıyordu.
Kuşkusuz ölüm kadın olmalıydı. İlk öldürdüğü insan da zaten kadındı. Çıplak ellerini kullanmıştı onu boğmak için. Parmaklarının arasında birbirinden ayrılan omurları hissedene ve hatta kadının nefes borusu kıtırdayarak kendi içine gömülene kadar sıkmıştı boynunu.
Eski karısıydı. Başka bir herifle birlikte olduğunu duyunca karar vermişti onu öldürmeye. Ölü gözleriyle tavana bakan kadın çırılçıplaktı. Can havliyle verdiği mücadelenin kalıntıları olan ter damlacıkları göğüslerinin arasını sırılsıklam yapmıştı. Kadın ölmüştü ama halen terliyordu. Birkaç damla daha çıkmıştı derisinin gözeneklerinden ve göğsünün yanından aşağı süzülüp açık mavi çarşaf üzerinde koyu mavi bir nokta bırakmıştı. Son bir titreme kasının tüm vücudunu ayaklarından başlayıp kulaklarına kadar kat etmişti.
Gloïre şoktaydı.
Çırılçıplak vaziyette odanın köşesinde yere oturmuş, kafası ellerinin arasında kadının ölü bedenini izliyordu. Cesedin ne kadar da seksi göründüğünü düşündü. Bu fikrin sapkınlığıyla düşüncelere boğulmuş bir halde kanıtları yok etmek için apartmanı kundakladığında bunun son cinayeti olmadığını biliyordu.
İşlediği bu cinayet için cezalandırılmaktan bir şekilde kurtulmuştu. Ancak öldürme içgüdüsü artık ortaya çıkmıştı ve bir kez ortaya çıktığında bu içgüdüyü bastırmanın hiçbir yolu yoktu. Bunu zamanla öğrenmişti.
…
Ama işte, şimdi sol göğsünden fışkıran kan tüm kolunu izleyip parmaklarının arasından füme kumaş pantolonuna akıyordu. Oda daraldıkça daraldı. Blanche’ın bir metre uzağında tuttuğu silah sanki alnına değiyordu.
Gloïre hala namlunun içine bakıyordu.
BÖLÜM IV
Silahın patlamasından dört saniye önce;
…
Blanche titreyen eline baktı. Her şey buğulu bir camın arkasında gibi gözüküyordu. Öz babası gözlerinin önünde cayır cayır yanarken de buna benzer bir his kaplamıştı içini. Blanche anestezi teknisyeniydi. Hastanede her gün birilerinin hayatını kurtarıyordu fakat babasını yangından kurtarmayı başaramamıştı.
O gün işten döndüğünde tüm sokağı koyu kızıla boyayan ışık oyunlarıyla apartmanını yalayan alevlerle karşılaşmıştı. Babası beşinci katın balkonunda yardım çığlıkları atıyordu. On bilemedin on beş kişilik bir izleyici topluluğu çaresizce adamın son saniyelerini izliyordu.
“Lanet olsun!” dedi kalabalıktan biri; “nerede kaldı bu itfaiye!”
“Olamaz!” dedi bir başkası; “adamcağız tutuştu!”
Bunlar olurken Blanche insanların tüm engellemelerine karşın apartmana dalmıştı. Aklında tek bir hedef vardı; babasını kurtarmak. İlk iki katı yıldırım hızıyla tırmanmıştı fakat duman daha fazla geçit vermiyordu. Kafasının arkasından tüm vücuduna yayılan bir rahatlama hissediyordu ve sonunda kendini bu rahatlamanın derin huzuruna bıraktı. Kendinden geçmişti.
Gözlerini açtığında tanımadığı bir adamın kucağında sokağın ortasında duruyordu. Adam gözbebeklerine hapsolmuş büyük bir suçluluk duygusuyla gözlerinin içine bakıyordu.
“Üzgünüm. Çok üzgünüm!” diyerek onu kaldırıma oturttu. Blanche çökmeye başlamış binaya baktı. Babasından geriye kalanlar beşinci katın balkon korkulukları arkasında bir mum gibi yanarak küçülüyordu.
On hanelik bu ateş topundan tek sağ kurtulan Blanche’ı kurtaran adamdı ve kendini kurtarmaya çalışırken merdivenlerde bulduğu Blanche’ı da hayata döndürmüştü.
Blanche’ın tüm vücudu titriyordu. Onu kurtaran adam, kuru kalabalık ve yanan bina buğulu bir camın arkasındaki siluetler gibiydi.
…
Tüm oda koyu kızıla bürünmüştü. Gloïre karşısında tir tir titriyordu.
BÖLÜM V
Silahın patlamasından iki saniye önce;
“Ne kadar uğraşırsan uğraş, kendini kurbanının yerine koyamazsın” dedi Gloïre. Tüm vücudu karıncalanıyordu.
...
“Neden” diye geçirdi içinden Gloïre. Acaba neden yemişti bu kurşunu ve Blanche neden hala silahı alnına doğrultmuş bir vaziyette karşısında duruyordu.
İlk karşılaştıkları gün Blanche’ın hayatını kurtarmıştı, aradan geçen zamanda arkadaşlıktan dostluğa uzanan bir ilişki temposu yakalamışlardı. Şimdi ise kadın karşısında, elinde Gloïre’ın sonunu hazırlayacak olan silahı tutuyordu.
“İlk tanıştığımız gün!” diye geçirdi içinden Gloïre ve o an fark etti. O gün ilk cinayetini işlemişti…
...
Tüm hıçkırık ve iç çekişler arasından duyulan Blanche’ın sesi hep aynı şeyi tekrarlıyordu; “özür dilerim, özür dilerim, özür dilerim…”
Namludan çıkan kurşunun alnına doğru geldiğini gören Gloïre “Problem değil” demek için biraz geç kaldığını fark etti.
BÖLÜM VI
Silahın patlamasından hemen sonra;
Silahın içinde oluşan şok dalgası Blanche’ın güçsüz kolunu geriye attı. Kolundan tüm vücuduna yayılan bu dışsal kuvvet, dermansız dizlerini bir anda çözüp yere çökmesine neden oldu. Elinden kurtulan silah yerdeki kan birikintisinin içine düştü. Düşüşün etkisiyle etrafa sıçrayan kan Blanche’ın solgun bacaklarından aşağı süzülüyordu.
Gloïre’ın cansız bedeni sandalyeden aşağı düştü. Kafasından çıkan kan tüm döşemeye yayılıyordu.
Blanche ayağa kalktı. Robot adımlarla banyoya ilerledi ve musluğu açtı. Bacaklarını yıkamak için lavaboyu kullanacaktı fakat lavabo yüksek olduğundan üzerinde dikilecek bir şeyler bulması gerekiyordu. Etrafına bakındı. Hemen arkasındaki çuvalları fark etti. Üst üste istiflenmiş altı adet çuval vardı. En üsttekini kavradı. Çuvalın üstünde kocaman harflerle GÜBRE yazıyordu. “Şaka mı bu?” diye geçirdi içinden. En yakın tarım alanından kilometrelerce uzaktaki metropolün merkezindeki bir evde kim, hangi amaçla bu kadar gübre bulundururdu ki? Tüm bu düşünceleri bir kenara bıraktı. Bir an önce temizlenip buradan çıkmak istiyordu. Çuvalı çekiştirerek olduğu yerden aşağı aldı. Aşağı yukarı yirmi beş kilo gelen çuvalı istediği yere koyması için sürüklemesi gerekiyordu. Bitkin kasları işi zorlaştırıyordu.
Tam o sırada dirseği çamaşır makinesinin üzerindeki şişelerden birine çarptı. Şişe devrilmişti. Yavaş yavaş yuvarlanarak çamaşır makinesinin kenarına kadar geldiğinde Blanche şişenin üzerindeki yazıyı fark etti. “Nitro Metan”
Donup kalan Blanche kendisini bir anda nahoş bir hatıranın pençesinde buldu.
...
Bir kafede Gloïre’la çay içip sohbet ediyorlardı. Bu arada televizyon bir bankanın önüne bırakılan arabada patlayıp onlarca can alan bombanın haberini veriyordu. Bomba koca banka binasının kuzey cephesini olduğu gibi yıkmıştı. Tüm cadde bir baştan bir başa savaş alanına dönmüştü.
Muhabir “El yapımı” demişti arabada patlayan bomba için.
“Bir insan nasıl olur da böyle bir şey yapar?”diye sormuştu Blanche Gloïre’a.
“Basit” demişti Gloïre. “Birkaç kilo amonyum nitrat ve biraz da nitro metan’la”
Kendini tutamamıştı Gloïre, Anlattıkça anlatmıştı.
“Sıvı haldeki nitro metan amonyum nitratla buluştuğu anda tüm karışım genleşir ve ortaya bir şok dalgası çıkarır. Bu şok dalgası saatte bin dokuz yüz altmış kilometre asgari hızla etrafa yayılır ve santimetrekareye üç yüz elli bir kilogramlık basınç uygular. Bu da saatte yüz elli kilometre hızla seyreden bir kamyonun düz duvara çarpmasıyla eşdeğer bir kuvvettir.”
“Tüm bunları nereden biliyorsun?” diye sormuştu Blanche.
“Bomba imha ekibindeyim” diye cevap vermişti Gloïre.
“Peki, bu kadar ciddi tehlike oluşturan kimyasalları nereden buluyor bu teröristler?”
“O da basit” demişti Gloïre; “Nitro metan araba yarışlarında yakıt desteği olarak kullanılan aşırı yanıcı bir sıvıdır. Araba modifikasyonu yapan tüm tamirhanelerde bulunur.”
“Peki ya amonyak nitrat?” diye sormuştu Blanche.
Gloïre düzgün dişlerini gösteren bir kahkaha atmıştı, “Amonyak değil, amonyum nitrat. Onu bulmak daha da basit.”
“Nasıl?” diye sormuştu Blanche.
“Bildiğimiz kimyasal gübre” demişti Gloïre; “Tüm zirai işletmelerde bolca var…”
…
Blanche banyonun ortasında dikiliyordu. Önünde duran altı çuval gübre üzerlerine doğru gelen sıvı nitro metanla ıslanmak üzereydi. O anda Gloïre’ın ne demek istediğini net bir şekilde anladı…
“Manet Amnes Una Nox”
Blanche’ı, altı binadan oluşan koca bloğun yetmiş iki sakinini ve yoldan geçmekte olan sekiz kişiyi bekleyen gece buydu.
Ertesi sabah tüm yerel radyoların ve ulusal televizyon kanallarının ilk haber spotunda, sebebi bilinmeyen ve ilk belirlemelere göre seksen kişinin ölümüne yol açan bir patlamadan bahsediliyordu.
Cumartesi, Ekim 28, 2006
Manet Amnes Una Nox
BÖLÜM I
Tokuşturdukları kadehlerden taşan kırmızı şarap damlaları birbirlerine sarılmış halde masaya düşerken Gloïre’ın cehennemindeki küçük şeytanları serbest bırakıyordu. Paketten bir sigara aldı.
“Çok insan öldürdün mü?” diye sordu Blanche, karşısında oturan kadın. Gloïre sigarasını yakmak için çakmak arıyordu. Bulamadı.
“Yeterince…” diye cevap verdi. Bu konu üzerinde düşünmek istemiyordu. Rahatsız edici bir gıcırtı çıkartmasına sebep olduğu sandalyeyi geriye ittirip ayağa kalktı. Şofbene doğru ilerlerken Blanche’ın gözlerindeki manasız bakışı sırtında hissedebiliyordu.
“Bilmek,” dedi Gloïre, “lanetlenmektir.” Zeki görünmek için alıntı yapıyordu. “Bu sorunu cevapsız bırakmak istiyorum.”
“Ben de melek değilim.” Ürpertici bir gülümseme müziğin sessizleştiği bir anda Blanche’ın bu sözleriyle birlikte kendisini hissettirdi.
Şofbenin pilot ateşinden yaktığı sigara Gloïre’ın ağzından sarkıyordu. Blanche’ın gözlerinin içine baktı. Caniliğin karanlığı gözlerinden gözlerine ışıyordu.
“Anlatmak istiyorsan anlatabilirsin. Önce benim günah çıkarmama gerek olduğunu sanmıyorum.” dedi Gloïre ve ekledi; “bir cinayet işlemenin en zor yanı onu bir sır olarak saklamaktır.” Oturdu.
Blanche başını eğdi. Kadehindeki son yudumu alıp Gloïre’ın kadehine baktı. Hala biraz şarap vardı.
“Şey ben…” dedi, “daha önce hiç kimseyi öldürmedim.” Bunu sanki utanılacak bir şeymiş gibi söylemişti.
Söyleyiş tarzından çok nasıl olup da yanıldığına takılmıştı Gloïre’ın aklı. Kadehine uzandı. Soğuk kadehi parmaklarının arasında hissettiği anda Blanche elini tuttu. Gözlerine odaklandığı açıkça görülüyordu.
“Çok mu zor?” dedi Blanche. Bu arada Gloïre bakışlarını Blanche’ın gözlerinden saçlarına çevirdi.
Gloïre kadının kısacık kesilmiş dalgalı kahverengi saçlarından odanın boşluğuna yayılan esansı tanıyordu. Be Kissable’ın yaramaz kokusuydu bu.
“Hey!” diyerek Gloïre’ın düşüncelerini böldü Blanche, tekrar gözlerine bakmasını sağladı.
“Birini öldürmek çok mu zor?” İlgiyle öne uzattığı güzel başı hemen bir cevap istediğini gösteriyordu.
“Tabi. En azından benim için öyle. Ateşlediğin her silah hayat enerjinden bir parça atar hasmına. Her seferinde en az iki ceset vardır yerde. Biri hedefin, diğeri senin bir kısmın…” Gloïre bunları söylerken Blanche Gloïre’ın elinin üzerinde gezdirdiği parmaklarını temkinli bir şekilde geri çekmekle meşguldü.
Koca bir yudum şarap Gloïre’ın nikotin bolluğu yaşayan boğazından geçerek midesindeki yerini aldı.
Blanche’ın suratı asıktı. Ancak bu ifadenin dahi maskeleyemediği derin gamzeleri Gloïre’ı kadının teninin onu çeken manyetik bir alanı olduğunu düşünmeye itiyordu.
Boşalmış kadehlere baktı. Sandalyesini tekrar geriye ittirdi. Tezgâha uzanıp şarap şişesini kavradı.
Blanche; “Yarısı boşalmış bile” diye saptadı oturduğu yerden.
Gloïre; “Evet, yarısı hala dolu” dedi iğneleyici bir ses tonuyla.
Kadın gülümserken adam boş kadehleri doldurdu. Şarabı tezgâhtaki yerine koyduktan sonra kadının çıplak omuzlarına baktı.
Blanche eflatun bir gece elbisesi giymişti. İncecik askılarının kapatamadığı köprücük kemikleri Gloïre’ı çıldırtıyordu. Boynundan sarkan inci kolyeyi düzelten Blanche adamın dikkatinin dağıldığını gördü.
“Kendini yerine mi koyuyorsun?” diye sordu.
“Nasıl?” dedi Gloïre.
“Kendini diyorum, öldürdüğün kişilerin yerine mi koyuyorsun?”
“Zaman zaman öyle, zaman zaman da başka şeyler…” dedi adam.
“Ne gibi?”
“Sorguya mı çekiliyorum?”
Blanche sustu.
Yavaş yavaş batmakta olan güneşin kırmızı ışıkları odayı doldurmaya başlamıştı.
Blanche bacaklarını masanın altından çıkarıp koridor tarafında bacak bacak üstüne attı. Bu hareketin ortaya çıkardığı cinsel gerilim Gloïre’ın tansiyonunu hepten yükseltmişti. Bakışları Blanche’ın kusursuz ayaklarıyla dizleri arasında yavaşça gezindi. Blanche elini aşağı indirdi, Gloïre’ın gözleri bu kez de eline odaklanmıştı. Yavaşça dizini tuttu. Gloïre garip bir hipnoz altındaymışçasına elini izliyordu. Elini yavaş yavaş yukarıya doğru kaydırdı. Elbisesinin eteği sıyrılmaya başlamıştı. Ortaya çıkan dolgun baldırları Gloïre’ın anlık bir titremeyle sarsılmasına neden olmuştu. Sonra bir anda jartiyerine tutturduğu silahı çekti…
BÖLÜM II
“Manet amnes una nox!” dedi Gloïre. Oturduğu sandalyede başını duvara dayamış acı çekiyordu. Sol göğsünden giren kurşun kaburga kemiğine saplanmış kan kaybetmesine sebep oluyordu.
“Ne dedin?” diye sordu Blanche.
“Manet amnes una…”
“Latince bilmiyorum!” diye bağırarak Gloïre’ın sözünü kesti.
“Herkesi…” dedi Gloïre ve yutkundu. Sol kolu uyuşmaya başlamıştı. “bir gece bekler…”
Blanche ayaktaydı. Elbisesinin sağ askısı düşmüştü. Titreyen elinde tuttuğu silahın hedefi Gloïre’ın alnıydı. Burnunu sol elinin üzeriyle sildi. Ağlıyordu. Bir damla yaş yanağından süzülüp şarap kadehlerinden birine isabet etti. Damlanın düşüşüyle kristal kadeh çok temiz bir tını çıkararak titredi.
Gloïre silaha baktı. Namluyu bu açıdan ilk defa görüyordu. Namlunun çevrelediği kara boşluğa odaklanmıştı.
“Özür dilerim” diye yakındı Blanche, bir hıçkırığın gücüyle sıçradı.
Gloïre hala namlunun içine bakıyordu.
“Ne kadar uğraşırsan uğraş, kendini kurbanının yerine koyamazsın” dedi kadına. Tüm vücudu karıncalanıyordu.
Tüm hıçkırık ve iç çekişler arasından duyulan kadın sesi hep aynı şeyi tekrarlıyordu;
“Özür dilerim, özür dilerim, özür dilerim…”
Namludan çıkan kurşunun alnına doğru yöneldiğini gören Gloïre “Problem değil” demek için biraz geç kaldığını fark etti.
Cansız bedeni sandalyeden aşağı düştü. Kafasından çıkan kan tüm döşemeye yayılıyordu…
Tokuşturdukları kadehlerden taşan kırmızı şarap damlaları birbirlerine sarılmış halde masaya düşerken Gloïre’ın cehennemindeki küçük şeytanları serbest bırakıyordu. Paketten bir sigara aldı.
“Çok insan öldürdün mü?” diye sordu Blanche, karşısında oturan kadın. Gloïre sigarasını yakmak için çakmak arıyordu. Bulamadı.
“Yeterince…” diye cevap verdi. Bu konu üzerinde düşünmek istemiyordu. Rahatsız edici bir gıcırtı çıkartmasına sebep olduğu sandalyeyi geriye ittirip ayağa kalktı. Şofbene doğru ilerlerken Blanche’ın gözlerindeki manasız bakışı sırtında hissedebiliyordu.
“Bilmek,” dedi Gloïre, “lanetlenmektir.” Zeki görünmek için alıntı yapıyordu. “Bu sorunu cevapsız bırakmak istiyorum.”
“Ben de melek değilim.” Ürpertici bir gülümseme müziğin sessizleştiği bir anda Blanche’ın bu sözleriyle birlikte kendisini hissettirdi.
Şofbenin pilot ateşinden yaktığı sigara Gloïre’ın ağzından sarkıyordu. Blanche’ın gözlerinin içine baktı. Caniliğin karanlığı gözlerinden gözlerine ışıyordu.
“Anlatmak istiyorsan anlatabilirsin. Önce benim günah çıkarmama gerek olduğunu sanmıyorum.” dedi Gloïre ve ekledi; “bir cinayet işlemenin en zor yanı onu bir sır olarak saklamaktır.” Oturdu.
Blanche başını eğdi. Kadehindeki son yudumu alıp Gloïre’ın kadehine baktı. Hala biraz şarap vardı.
“Şey ben…” dedi, “daha önce hiç kimseyi öldürmedim.” Bunu sanki utanılacak bir şeymiş gibi söylemişti.
Söyleyiş tarzından çok nasıl olup da yanıldığına takılmıştı Gloïre’ın aklı. Kadehine uzandı. Soğuk kadehi parmaklarının arasında hissettiği anda Blanche elini tuttu. Gözlerine odaklandığı açıkça görülüyordu.
“Çok mu zor?” dedi Blanche. Bu arada Gloïre bakışlarını Blanche’ın gözlerinden saçlarına çevirdi.
Gloïre kadının kısacık kesilmiş dalgalı kahverengi saçlarından odanın boşluğuna yayılan esansı tanıyordu. Be Kissable’ın yaramaz kokusuydu bu.
“Hey!” diyerek Gloïre’ın düşüncelerini böldü Blanche, tekrar gözlerine bakmasını sağladı.
“Birini öldürmek çok mu zor?” İlgiyle öne uzattığı güzel başı hemen bir cevap istediğini gösteriyordu.
“Tabi. En azından benim için öyle. Ateşlediğin her silah hayat enerjinden bir parça atar hasmına. Her seferinde en az iki ceset vardır yerde. Biri hedefin, diğeri senin bir kısmın…” Gloïre bunları söylerken Blanche Gloïre’ın elinin üzerinde gezdirdiği parmaklarını temkinli bir şekilde geri çekmekle meşguldü.
Koca bir yudum şarap Gloïre’ın nikotin bolluğu yaşayan boğazından geçerek midesindeki yerini aldı.
Blanche’ın suratı asıktı. Ancak bu ifadenin dahi maskeleyemediği derin gamzeleri Gloïre’ı kadının teninin onu çeken manyetik bir alanı olduğunu düşünmeye itiyordu.
Boşalmış kadehlere baktı. Sandalyesini tekrar geriye ittirdi. Tezgâha uzanıp şarap şişesini kavradı.
Blanche; “Yarısı boşalmış bile” diye saptadı oturduğu yerden.
Gloïre; “Evet, yarısı hala dolu” dedi iğneleyici bir ses tonuyla.
Kadın gülümserken adam boş kadehleri doldurdu. Şarabı tezgâhtaki yerine koyduktan sonra kadının çıplak omuzlarına baktı.
Blanche eflatun bir gece elbisesi giymişti. İncecik askılarının kapatamadığı köprücük kemikleri Gloïre’ı çıldırtıyordu. Boynundan sarkan inci kolyeyi düzelten Blanche adamın dikkatinin dağıldığını gördü.
“Kendini yerine mi koyuyorsun?” diye sordu.
“Nasıl?” dedi Gloïre.
“Kendini diyorum, öldürdüğün kişilerin yerine mi koyuyorsun?”
“Zaman zaman öyle, zaman zaman da başka şeyler…” dedi adam.
“Ne gibi?”
“Sorguya mı çekiliyorum?”
Blanche sustu.
Yavaş yavaş batmakta olan güneşin kırmızı ışıkları odayı doldurmaya başlamıştı.
Blanche bacaklarını masanın altından çıkarıp koridor tarafında bacak bacak üstüne attı. Bu hareketin ortaya çıkardığı cinsel gerilim Gloïre’ın tansiyonunu hepten yükseltmişti. Bakışları Blanche’ın kusursuz ayaklarıyla dizleri arasında yavaşça gezindi. Blanche elini aşağı indirdi, Gloïre’ın gözleri bu kez de eline odaklanmıştı. Yavaşça dizini tuttu. Gloïre garip bir hipnoz altındaymışçasına elini izliyordu. Elini yavaş yavaş yukarıya doğru kaydırdı. Elbisesinin eteği sıyrılmaya başlamıştı. Ortaya çıkan dolgun baldırları Gloïre’ın anlık bir titremeyle sarsılmasına neden olmuştu. Sonra bir anda jartiyerine tutturduğu silahı çekti…
BÖLÜM II
“Manet amnes una nox!” dedi Gloïre. Oturduğu sandalyede başını duvara dayamış acı çekiyordu. Sol göğsünden giren kurşun kaburga kemiğine saplanmış kan kaybetmesine sebep oluyordu.
“Ne dedin?” diye sordu Blanche.
“Manet amnes una…”
“Latince bilmiyorum!” diye bağırarak Gloïre’ın sözünü kesti.
“Herkesi…” dedi Gloïre ve yutkundu. Sol kolu uyuşmaya başlamıştı. “bir gece bekler…”
Blanche ayaktaydı. Elbisesinin sağ askısı düşmüştü. Titreyen elinde tuttuğu silahın hedefi Gloïre’ın alnıydı. Burnunu sol elinin üzeriyle sildi. Ağlıyordu. Bir damla yaş yanağından süzülüp şarap kadehlerinden birine isabet etti. Damlanın düşüşüyle kristal kadeh çok temiz bir tını çıkararak titredi.
Gloïre silaha baktı. Namluyu bu açıdan ilk defa görüyordu. Namlunun çevrelediği kara boşluğa odaklanmıştı.
“Özür dilerim” diye yakındı Blanche, bir hıçkırığın gücüyle sıçradı.
Gloïre hala namlunun içine bakıyordu.
“Ne kadar uğraşırsan uğraş, kendini kurbanının yerine koyamazsın” dedi kadına. Tüm vücudu karıncalanıyordu.
Tüm hıçkırık ve iç çekişler arasından duyulan kadın sesi hep aynı şeyi tekrarlıyordu;
“Özür dilerim, özür dilerim, özür dilerim…”
Namludan çıkan kurşunun alnına doğru yöneldiğini gören Gloïre “Problem değil” demek için biraz geç kaldığını fark etti.
Cansız bedeni sandalyeden aşağı düştü. Kafasından çıkan kan tüm döşemeye yayılıyordu…
Çarşamba, Ekim 25, 2006
Kayıp
Oğlum televizyonda.
Kocamla birlikte bir kadın programına çıkmışlar.
“Annenize söylemek istediğiniz birşey var mı?” diyor kadın sunucu.
Oğlum kameralara bakıyor;
“O sadece benim gözlerime baksın” diyor, ”Anlayacaktır...”
Bir kaya kadar sağlam.
Kocam perişan.
Nefes almayan bedenim humuslu toprak üzerinde soğuyor.
Küçük oğlum evde, sağlığımda aldığımız köpeğe sarılmış ağlıyor.
Kayıp...
Sıfatım on bir gündür bu.
Öncesinde bir anneydim, bir eş, bir bakıcı, bir akraba ya da bir komşu.
Artık kayıbım...
Bazı belgelerde kurban olarak da bahsediliyor adımdan. Ama o belgeleri düzenleyenler henüz kayıp olduğumu bilmiyorlar.
Bir adli tıp temsilcisi kafamdaki yaraya dokunuyor;
“Amatörce!” diyor, “Taşla ezmişler.”
Bir diğeri boğazımdaki kablonun düğümlerini söküyor;
“Yazık...”
Rüzgar elektirik direklerinden birine yapıştırılmış “Kayıp Aranıyor” ilanını söküp alıyor.
Üzerinde siyah-beyaz bir fotoğrafım var.
Ağlamaklı cesedim toprağın dışında şişiyor.
Kimisine beyaz atlı bir prens gibi gelen ölüm beni derinliklerine hapsediyor.
Benim daha söyleyeceklerim var.
Nefes alamıyorum.
Ama benim daha söyleyeceklerim var.
İmam cemaate sesleniyor;
“Rahmetliyi nasıl bilirdiniz?”
Susun! Konuşmak istiyorum!
“İyi bilirdik” diyor cemaat hep bir ağızdan.
Durun!
Bir iki kürek toprak çarpıyor kımıltısız bedenime.
Lütfen durun! Sesim çıkmıyor.
Bir iki kürek daha.
Her şey gömüldükten sonra ilk refakatçim yumuşak dokularımı yiyen kurtçukların şapırtısı oluyor.
Sonrası sessizlik. Sessizlik ve hiçlik.
Tüm sıfatlarım karanlıkta yitiyor.
Oğlum...
Gözlerine bakamadım onun ama anlamak konusunda sıkıntı yaşanmıyor...
Kocamla birlikte bir kadın programına çıkmışlar.
“Annenize söylemek istediğiniz birşey var mı?” diyor kadın sunucu.
Oğlum kameralara bakıyor;
“O sadece benim gözlerime baksın” diyor, ”Anlayacaktır...”
Bir kaya kadar sağlam.
Kocam perişan.
Nefes almayan bedenim humuslu toprak üzerinde soğuyor.
Küçük oğlum evde, sağlığımda aldığımız köpeğe sarılmış ağlıyor.
Kayıp...
Sıfatım on bir gündür bu.
Öncesinde bir anneydim, bir eş, bir bakıcı, bir akraba ya da bir komşu.
Artık kayıbım...
Bazı belgelerde kurban olarak da bahsediliyor adımdan. Ama o belgeleri düzenleyenler henüz kayıp olduğumu bilmiyorlar.
Bir adli tıp temsilcisi kafamdaki yaraya dokunuyor;
“Amatörce!” diyor, “Taşla ezmişler.”
Bir diğeri boğazımdaki kablonun düğümlerini söküyor;
“Yazık...”
Rüzgar elektirik direklerinden birine yapıştırılmış “Kayıp Aranıyor” ilanını söküp alıyor.
Üzerinde siyah-beyaz bir fotoğrafım var.
Ağlamaklı cesedim toprağın dışında şişiyor.
Kimisine beyaz atlı bir prens gibi gelen ölüm beni derinliklerine hapsediyor.
Benim daha söyleyeceklerim var.
Nefes alamıyorum.
Ama benim daha söyleyeceklerim var.
İmam cemaate sesleniyor;
“Rahmetliyi nasıl bilirdiniz?”
Susun! Konuşmak istiyorum!
“İyi bilirdik” diyor cemaat hep bir ağızdan.
Durun!
Bir iki kürek toprak çarpıyor kımıltısız bedenime.
Lütfen durun! Sesim çıkmıyor.
Bir iki kürek daha.
Her şey gömüldükten sonra ilk refakatçim yumuşak dokularımı yiyen kurtçukların şapırtısı oluyor.
Sonrası sessizlik. Sessizlik ve hiçlik.
Tüm sıfatlarım karanlıkta yitiyor.
Oğlum...
Gözlerine bakamadım onun ama anlamak konusunda sıkıntı yaşanmıyor...
Yazan :
Freefance
Tarih:
Çarşamba, Ekim 25, 2006
Başparmak
17:40
Başparmağım Smitt Wesson marka gümüşi silahın horozunda.
- Arabayı durdur.
- Hey! Ne yapıyorsun! Kaldır onu!
- Arabayı durdur dedim!
- Tamam dostum. Sakin ol. Problem ne?
- Kes sesini.
Adamın kafasına nişan almış bir şekilde yanımdaki kapıdan çıkıyorum.
- Çık dışarı
Emrim sorgusuz yerine getiriliyor. Adam bir köpek kadar itaatkâr ve kırkılmış bir kuzu kadar zararsız. Arabanın etrafından dolanıyorum
- Soyun!
Önce oduncu gömlek düşüyor yere, sonra ceplerinde bozuk paralar şıngırdayan keten pantolon ve sonra da koltukaltları sararmış beyaz bir atlet. Slip donuyla karşımda titremeye başlıyor herifçioğlu.
- Onu da çıkar.
- Ama…
Bakışlarım ve tehditkâr bir havayla salladığım silah adamın sözünü kesiyor. İki saniye sonra adam Âdem gibi oluyor karşımda.
- Bu kadar küçük aleti olan birinin, diyorum, senin kadar cüretkâr olması ilginç.
Adamda çıt yok.
- Kıyafetleri arabaya koy.
Anında görüntü.
- Son duanı mı edersin, arkanı dönüp koşmaya mı başlarsın bilmem ama on saniye sonra sana ateş etmeye başlayacağım.
- Sakin ol dostum, gerçekten, beni yanlış anladın…
- On!
- Çırılçıplağım! Dağ başında yalnız başım…
- Dokuz!
Hiç bu kadar hızlı koşan birini görmemiştim…
İyi de buraya nasıl geldik?
Her şey okulla ev arasındaki yolu rutin bir yöntemle, otostopla kat etmeye çalışmamla başladı…
17:10
Başparmağım havada.
Bir zamanlar ailemin beni pazardan satın aldığına inanırdım. Sıvı dolu beyaz bir bidonda satılıyordum üstelik. Turşu gibi… İhtiyacım olan tek şey o sıvıydı. Akan zamanla ihtiyaçlar da arttı.
Fakültenin kapısından çıktım, evime doğru ilerliyorum. Toz toprak içindeki yolun başında önümdeki iki kilometrelik yol boyunca düşük banket olduğu yazılı. Tabelaya yaslanıp üzerimdeki kalın paltoyu çıkarıyorum. Tecrübeyle sabit; sürücüler soğukta üşüyen otostopçu bir öğrenciyi araçlarına alma eğilimi gösteriyorlar. Gelişigüzel kırıştırıp çantama tıktığım palto dikkatli gözler için yükümün ağırmış gibi görünmesini sağlıyor. Esasen elyaf.
Toz kaldıra kaldıra yanımdan geçen bir çöp kamyonu kızarmış ceset gibi kokan biyodizel emisyonuyla midemi kaldırıyor. Burada onlara sık sık rastlıyorum. Bu yol üzerinde, şehrin yirmi kilometre dışında bulunan atık biriktirme alanının durmak dinlenmek bilmez işçi karıncaları gibiler. Bir tek çöp kamyonlarına otostop çekmiyorum. Bir keresinde bu yolda traktöre binmiştim, bir diğerinde römorkunda catterpillar kepçe taşıyan bir tıra, bir diğerinde Tıbbi Atık kamyonuna, bir keresinde cenaze nakil aracına hatta at arabasına… Örnekleri çeşitlendirmek mümkün. Ancak çöp kamyonları genelde bir şoför ve iki çöpçüyle dolu olduklarından kaçak bir yolcuyu taşıyacak boş yere sahip olmuyorlar.
17:20
Başparmağım cebimde.
Rüzgâr tam karşıdan estiğinden ve hava soğuk olduğundan hafif titreme eğilimi gösteriyorum. Kısa kollu tişörtümün örtemediği kısımlardaki tüylerimin diken diken olduğunu görebiliyorum. Sırtımı istikametime dönmüş, geri geri yürüyorum. Cebimdeki ellerim kollarımı yanlardan belime bastırmama olanak sağlıyor. Bu sayede hem daha az üşüyorum, hem vantilatörlerin Kırmızılı Kadın filminde Marilyn Monroe’nun eteğini açması gibi hoyrat rüzgârın tişörtümü havalandırıp göbeğimi açıkta bırakmasını önleyebiliyorum, hem de tişörtümün kısa kollarından pörtleyen pazılarımın egomu pompalamasını hissedebiliyorum.
İleriden bir polis minibüsü geliyor. Hiç tereddütsüz, hemen elimi cebimden çıkarıp başparmağımı kaldırıyorum. Aklıma daha önce aynı yolda otostop çekmediğim halde durup beni alan polis arabası geliyor. Hatırladığım kadarıyla şoförle diyalogumuzun ilk cümlesi “Neden bize otostop çekmiyorsun lan!” şeklinde olmuştu. Bu sefer öyle olmuyor. İçinde benimle dalga geçen, keyili keyifli sırıtan memurları taşıyan araç yolun dışına atlamamı gerektirecek kadar yakınımdan geçip peşinden giden katmerli küfrümle birlikte ufukta gözden yitiyor.
17:25
Başparmağım paketten sigara çekmesi için işaretparmağıma yardımcı oluyor.
Sırtımı dayadığım yol kenarındaki ağaç rüzgârın şiddetiyle sallanıyor. Tam gaz yaklaşmakta olan tırı gördüğümde tekrar yola atlıyorum. Evrensel dilde “beni arabanıza alır mısınız” manasına gelen işareti yaparak kolumu sallıyorum. Koca araç tıslaya oflaya yanı başımda duruyor. Kapıyı açmak için tırmandığım merdivenlerin üzerinde güçlükle durarak kapının kolunu çekiyorum. Kapının açılmasıyla bozkıra yayılan Erkin Koray ezgileri şoförün müzik zevkini ele veriyor.
Yuvarlak gözlükleri ve omuzlarına dökülen kıvırcık saçlarıyla beat kuşağından fırlamış izlenimi veren araç sahibi sesleniyor;
- Ne tarafa gidiyorsun genç?
- Yenikent’e
- Ee, ben Afyon’a gidiyorum… İstersen Afyon’a kadar atabilirim…
Afyon…
Eskişehir – Afyon kavşağı elli metre ileride. Afyon’a gitmek için dönmek icap ediyor. Ancak Yenikent kavşaktan on bilemedin on beş kilometre mesafede.
- Hadi ya… Neyse, sağ ol yine de. İyi yolculuklar.
- Eyvallah…
İttirdiğim kapı dengemi bozuyor ve bir uçumluk merdiven mesafesini kalçamın üzerinde sonlanan bir uçuşla kat ediyorum.
15 dakikalık acındırma stratejisi parmaklarımın morarmasından ve tüm vücudumun titremesinden başka hiç bir şeye yaramadığından paltomu tekrar giymeye karar veriyorum. Çantamı açmış paltomu çıkarmaya çalışırken nereden geldiğini bilmediğim bir arabanın fren sesiyle irkiliyorum. Yanımda siyah bir Renault Megane duruyor. Koyu lacivert film çekilmiş otomatik cam aşağı iniyor, şoför önce benim konuşmam için susuyor.
- Merhaba. Yenikent’e doğru gidiyorum…
17:30
Başparmağım seğiriyor.
Kapanan kapı aracın içindeki basıncı etkilediğinden anlık bir kulak tıkanması yaşıyorum.
- Hangi bölümdesin?
Dört buçuk yıldır her gün, günde iki defa otostop çekiyorum. Her seferinde aynı sorular, aynı cevaplar. Durumdan bıkkınım.
- Edebiyat…
Karşılaştırmalı Edebiyat desem gelecek soruyu biliyorum, vereceğim cevabı biliyorum, arkasından gelecek soruyu biliyorum… Sanki bir satranç oyunu ve ben yirmi hamle sonrasını tahmin edebiliyorum.
- Öğretmen mi olacaksın?
Bunu soracağını da biliyordum… Çabalamak gereksiz. Ezbere bildiğim cümleleri sıralıyorum bir bir. Araç yolda ilerliyor. Sonra ilginç bir şey oluyor. Araç gitmesi gereken yöne değil de ormanın içine giden yola doğru dönüyor. Kafamı çevirip adamın gözlerine bakıyorum;
- Nereye?
Adam gülümsüyor. Kendinden emin bir şekilde;
- Otostop çektiğin araçların şoförlerine, diyor ve bu arada vites yükseltiyor, fazla güvenmemelisin dostum…
- Nasıl yani?
Dedim ya, dört buçuk yıldır yapıyorum bu işi. Zaman zaman heyecan veren olaylar yaşanmıyor değil. Olayı akışına bırakmaya karar veriyorum.
- Kız arkadaşın var mı?
- Yok.
- İbne misin yoksa sen?
- !?
- Üniversiteli gençler arasında çokmuş onlardan…
- Hasta mısın? Durdur şu arabayı.
- Eğlenceli şeyler yapacağız seninle…
- Öyle mi? Diyorum, Tamam o zaman!
Elimi yavaşça kucağımda duran sırt çantama sokuyorum. Buz gibi olmuş metal adrenalin salgımı kuvvetlendiriyor.
...
17:55
Başparmağım yaktığım kibriti karşımda duran metal yığınına atmamda işaretparmağıma yardımcı oluyor.
Bir anda parlayan benzin önce arabanın döşemelerini sonra da pilot köşkünü tutuşturuyor. Yaktığım sigara bitmeden dört yüz metre uzağımdaki anayola geri dönüyorum.
18:03
Başparmağım yeniden havada…
Bidona geri dönmek istiyorum.
Başparmağım Smitt Wesson marka gümüşi silahın horozunda.
- Arabayı durdur.
- Hey! Ne yapıyorsun! Kaldır onu!
- Arabayı durdur dedim!
- Tamam dostum. Sakin ol. Problem ne?
- Kes sesini.
Adamın kafasına nişan almış bir şekilde yanımdaki kapıdan çıkıyorum.
- Çık dışarı
Emrim sorgusuz yerine getiriliyor. Adam bir köpek kadar itaatkâr ve kırkılmış bir kuzu kadar zararsız. Arabanın etrafından dolanıyorum
- Soyun!
Önce oduncu gömlek düşüyor yere, sonra ceplerinde bozuk paralar şıngırdayan keten pantolon ve sonra da koltukaltları sararmış beyaz bir atlet. Slip donuyla karşımda titremeye başlıyor herifçioğlu.
- Onu da çıkar.
- Ama…
Bakışlarım ve tehditkâr bir havayla salladığım silah adamın sözünü kesiyor. İki saniye sonra adam Âdem gibi oluyor karşımda.
- Bu kadar küçük aleti olan birinin, diyorum, senin kadar cüretkâr olması ilginç.
Adamda çıt yok.
- Kıyafetleri arabaya koy.
Anında görüntü.
- Son duanı mı edersin, arkanı dönüp koşmaya mı başlarsın bilmem ama on saniye sonra sana ateş etmeye başlayacağım.
- Sakin ol dostum, gerçekten, beni yanlış anladın…
- On!
- Çırılçıplağım! Dağ başında yalnız başım…
- Dokuz!
Hiç bu kadar hızlı koşan birini görmemiştim…
İyi de buraya nasıl geldik?
Her şey okulla ev arasındaki yolu rutin bir yöntemle, otostopla kat etmeye çalışmamla başladı…
17:10
Başparmağım havada.
Bir zamanlar ailemin beni pazardan satın aldığına inanırdım. Sıvı dolu beyaz bir bidonda satılıyordum üstelik. Turşu gibi… İhtiyacım olan tek şey o sıvıydı. Akan zamanla ihtiyaçlar da arttı.
Fakültenin kapısından çıktım, evime doğru ilerliyorum. Toz toprak içindeki yolun başında önümdeki iki kilometrelik yol boyunca düşük banket olduğu yazılı. Tabelaya yaslanıp üzerimdeki kalın paltoyu çıkarıyorum. Tecrübeyle sabit; sürücüler soğukta üşüyen otostopçu bir öğrenciyi araçlarına alma eğilimi gösteriyorlar. Gelişigüzel kırıştırıp çantama tıktığım palto dikkatli gözler için yükümün ağırmış gibi görünmesini sağlıyor. Esasen elyaf.
Toz kaldıra kaldıra yanımdan geçen bir çöp kamyonu kızarmış ceset gibi kokan biyodizel emisyonuyla midemi kaldırıyor. Burada onlara sık sık rastlıyorum. Bu yol üzerinde, şehrin yirmi kilometre dışında bulunan atık biriktirme alanının durmak dinlenmek bilmez işçi karıncaları gibiler. Bir tek çöp kamyonlarına otostop çekmiyorum. Bir keresinde bu yolda traktöre binmiştim, bir diğerinde römorkunda catterpillar kepçe taşıyan bir tıra, bir diğerinde Tıbbi Atık kamyonuna, bir keresinde cenaze nakil aracına hatta at arabasına… Örnekleri çeşitlendirmek mümkün. Ancak çöp kamyonları genelde bir şoför ve iki çöpçüyle dolu olduklarından kaçak bir yolcuyu taşıyacak boş yere sahip olmuyorlar.
17:20
Başparmağım cebimde.
Rüzgâr tam karşıdan estiğinden ve hava soğuk olduğundan hafif titreme eğilimi gösteriyorum. Kısa kollu tişörtümün örtemediği kısımlardaki tüylerimin diken diken olduğunu görebiliyorum. Sırtımı istikametime dönmüş, geri geri yürüyorum. Cebimdeki ellerim kollarımı yanlardan belime bastırmama olanak sağlıyor. Bu sayede hem daha az üşüyorum, hem vantilatörlerin Kırmızılı Kadın filminde Marilyn Monroe’nun eteğini açması gibi hoyrat rüzgârın tişörtümü havalandırıp göbeğimi açıkta bırakmasını önleyebiliyorum, hem de tişörtümün kısa kollarından pörtleyen pazılarımın egomu pompalamasını hissedebiliyorum.
İleriden bir polis minibüsü geliyor. Hiç tereddütsüz, hemen elimi cebimden çıkarıp başparmağımı kaldırıyorum. Aklıma daha önce aynı yolda otostop çekmediğim halde durup beni alan polis arabası geliyor. Hatırladığım kadarıyla şoförle diyalogumuzun ilk cümlesi “Neden bize otostop çekmiyorsun lan!” şeklinde olmuştu. Bu sefer öyle olmuyor. İçinde benimle dalga geçen, keyili keyifli sırıtan memurları taşıyan araç yolun dışına atlamamı gerektirecek kadar yakınımdan geçip peşinden giden katmerli küfrümle birlikte ufukta gözden yitiyor.
17:25
Başparmağım paketten sigara çekmesi için işaretparmağıma yardımcı oluyor.
Sırtımı dayadığım yol kenarındaki ağaç rüzgârın şiddetiyle sallanıyor. Tam gaz yaklaşmakta olan tırı gördüğümde tekrar yola atlıyorum. Evrensel dilde “beni arabanıza alır mısınız” manasına gelen işareti yaparak kolumu sallıyorum. Koca araç tıslaya oflaya yanı başımda duruyor. Kapıyı açmak için tırmandığım merdivenlerin üzerinde güçlükle durarak kapının kolunu çekiyorum. Kapının açılmasıyla bozkıra yayılan Erkin Koray ezgileri şoförün müzik zevkini ele veriyor.
Yuvarlak gözlükleri ve omuzlarına dökülen kıvırcık saçlarıyla beat kuşağından fırlamış izlenimi veren araç sahibi sesleniyor;
- Ne tarafa gidiyorsun genç?
- Yenikent’e
- Ee, ben Afyon’a gidiyorum… İstersen Afyon’a kadar atabilirim…
Afyon…
Eskişehir – Afyon kavşağı elli metre ileride. Afyon’a gitmek için dönmek icap ediyor. Ancak Yenikent kavşaktan on bilemedin on beş kilometre mesafede.
- Hadi ya… Neyse, sağ ol yine de. İyi yolculuklar.
- Eyvallah…
İttirdiğim kapı dengemi bozuyor ve bir uçumluk merdiven mesafesini kalçamın üzerinde sonlanan bir uçuşla kat ediyorum.
15 dakikalık acındırma stratejisi parmaklarımın morarmasından ve tüm vücudumun titremesinden başka hiç bir şeye yaramadığından paltomu tekrar giymeye karar veriyorum. Çantamı açmış paltomu çıkarmaya çalışırken nereden geldiğini bilmediğim bir arabanın fren sesiyle irkiliyorum. Yanımda siyah bir Renault Megane duruyor. Koyu lacivert film çekilmiş otomatik cam aşağı iniyor, şoför önce benim konuşmam için susuyor.
- Merhaba. Yenikent’e doğru gidiyorum…
17:30
Başparmağım seğiriyor.
Kapanan kapı aracın içindeki basıncı etkilediğinden anlık bir kulak tıkanması yaşıyorum.
- Hangi bölümdesin?
Dört buçuk yıldır her gün, günde iki defa otostop çekiyorum. Her seferinde aynı sorular, aynı cevaplar. Durumdan bıkkınım.
- Edebiyat…
Karşılaştırmalı Edebiyat desem gelecek soruyu biliyorum, vereceğim cevabı biliyorum, arkasından gelecek soruyu biliyorum… Sanki bir satranç oyunu ve ben yirmi hamle sonrasını tahmin edebiliyorum.
- Öğretmen mi olacaksın?
Bunu soracağını da biliyordum… Çabalamak gereksiz. Ezbere bildiğim cümleleri sıralıyorum bir bir. Araç yolda ilerliyor. Sonra ilginç bir şey oluyor. Araç gitmesi gereken yöne değil de ormanın içine giden yola doğru dönüyor. Kafamı çevirip adamın gözlerine bakıyorum;
- Nereye?
Adam gülümsüyor. Kendinden emin bir şekilde;
- Otostop çektiğin araçların şoförlerine, diyor ve bu arada vites yükseltiyor, fazla güvenmemelisin dostum…
- Nasıl yani?
Dedim ya, dört buçuk yıldır yapıyorum bu işi. Zaman zaman heyecan veren olaylar yaşanmıyor değil. Olayı akışına bırakmaya karar veriyorum.
- Kız arkadaşın var mı?
- Yok.
- İbne misin yoksa sen?
- !?
- Üniversiteli gençler arasında çokmuş onlardan…
- Hasta mısın? Durdur şu arabayı.
- Eğlenceli şeyler yapacağız seninle…
- Öyle mi? Diyorum, Tamam o zaman!
Elimi yavaşça kucağımda duran sırt çantama sokuyorum. Buz gibi olmuş metal adrenalin salgımı kuvvetlendiriyor.
...
17:55
Başparmağım yaktığım kibriti karşımda duran metal yığınına atmamda işaretparmağıma yardımcı oluyor.
Bir anda parlayan benzin önce arabanın döşemelerini sonra da pilot köşkünü tutuşturuyor. Yaktığım sigara bitmeden dört yüz metre uzağımdaki anayola geri dönüyorum.
18:03
Başparmağım yeniden havada…
Bidona geri dönmek istiyorum.
Yazan :
Freefance
Tarih:
Çarşamba, Ekim 25, 2006
Nerede Kalmıştık Canım?
Çıplak tenimden çıkan dumanı gördüğümde kendime henüz gelemediğimi sanmıştım.Daha önce hiç bulunmadığım bir banyodaydım. Mis gibi yumuşatıcı kokan yüz havluları lavabonun yanındaki askılardan sarkıyordu. Aynada, elmacık kemiklerimin altına kadar morarmış göz altlarımı ve hafif tırnak çizikleriyle dolu çıplak bedenimi belime kadar görebiliyordum. Göremediğim kısımları kafamı aşağı eğerek kontrol ettim. Her şey yerli yerindeydi ve sıkı bir ereksiyon yaşıyordum. Kalçamda muhtemelen uzun tırnaklı bir elin yoğun mıncıklamalarından kaynaklanan hafif bir acı duyuyordum. Sol kulağımın arkasından aşağı süzülen bir su damlası, boynumdan geçerek göğsümün etrafındaki kıllara takıldı. Bir su damlasından dahi tahrik olabilecek durumdaydım Dizginlenemeyen tutkularım beynime dışarıda ne olduğunu öğrenmesini dikte ediyordu. Fakat beynimin de planları vardı.
Banyo kapısının yanında duran, kırmızı, pembe ve yeşil çiçek desenleriyle kaplı çamaşırlık dikkatimi çekti. Önce kapıya yaklaştım, kulağımı dayayarak dışarıdan gelebilecek herhangi bir sesi duymaya çalıştım. Çıt çıkmıyordu. Çamaşırlığın kapağını yavaşça kaldırdım. Nedense aklıma ağabeyimin porno dergilerini çaktırmadan karıştırdığım günler geldi. İlk gözüme çarpan noel baba desenleriyle kaplı lacivert bir erkek boxerıydı. Çamaşırları tıbbi atıkları kurcalayan bir çöpçü dikkatiyle eşeliyordum; bir slip don, “V” yaka bir erkek atleti, üzerinde emniyet müdürlüğü amblemli bir iğne unutulmuş lacivert çizgili boyunbağı, bir çift az kokulu çorap… Nasıl olur? Oysa ben çamaşırlıkta birkaç pembe kurdeleli g-string, dantelli sutyen, belki bir çift jartiyer ya da hiç olmadı turuncu bir kadın bodysi bulmayı hayal ediyordum.
Pür dikkat kapattığım çamaşırlığın hemen üzerinde bulunan raflar erkek parfümleri, deodorantları, tıraş sonrası kremleri ve her zaman sahip olmak istediğim türden bir çift Gilette Mach 3 pilli tıraş bıçağıyla doluydu.
Olamaz!
Geçmiş tecrübelerime dayanarak yatağımı çıplak kadınlarla paylaşmaktan aldığım hazzı biliyordum. Fakat o anda aşina olmadığım ve nasıl geldiğimi dahi bilmediğim bir evin banyosunda, bu evin bir erkeğe ait olduğunu ispat eden onlarca delille birlikte çıplak durumdaydım. Dışarıda beni neyin ya da kimin beklediğinden emin değildim.
Aklımın oyunlarına daha önce de maruz kalmıştım, hatta bir keresinde sabahın beşinde sadece mahrem yerlerimi örten bir boxerla, kendimi şehrin göbeğinde bulmuştum. Vertigo finans kulesinin otuz ikinci katındaki terası… Akrofobisi olan ve oraya nasıl geldiğini bilmeyen biri. Siz birleştirin. . Doktorum o dönemde uyuşturucuyu bırakmam gerektiğini söyleyip duruyordu. Otizmi tetikliyormuş Hah! Kimin umurunda şu beyaz yakalı steteskop kafalılar!
Tüm bu heyecan bana yaramamıştı. Soğuk suyla temas etmiş bir oğlan çocuğunun organı kadar kalmış penisimle banyonun ortasında dikiliyordum.. Bu halim cesaretlendirilmek için çırpınan güven duygumu titretmişti. Acilen örtünmem gerekiyordu.
Çamaşırlığı tekrar kapattığımda altımda noel baba desenli lacivert bir boxer ve üstümde “V” yaka bir atletle teftişe hazır denizciler gibi hissediyordum.
Ne olursa olsun buradan çıkmalıydım, dışarıda beni bekleyen Muhammet Ali bile olsa o anki paranoyalarım kadar korkutucu olamazdı.
Kapının beyaz ve altın rengi çizgilerle kaplı kolunu kavradım. Yavaşça aşağı doğru bastırdım, kapı direndi. Zorladım, ittirdim, çektim ama kapı kilitliydi. Çılgına dönmüştüm ve sanırım çıkardığım sesle, her kimse, ev sahibimi rahatsız etmiştim. Kulaklarım, taş bir koridorda yaklaşmakta olan bir çift terliğin sesini fısıldıyordu. Heyecanım ve kendimi koruma güdümle elime ilk geçen nesneyi alıp kapının açılmasını bekledim, çok sessizdim. Kapının arkasındaki kişi aynen benim daha önce yaptığım gibi kapının kolunu tutup, ittirip çekerek bana ulaşmaya çalışıyordu. Fakat kısa bir süre sonra pes etti.
- Kapıyı içeriden kilitlemişsin!
Bunu söyleyen tanıdık bir kadın sesiydi ama kim olduğunu çıkartamıyordum. Kadının kim olduğuna boşverin, tümünü boşverin! Birkaç duble votkadan sonra yatakta hepsi aynı. Sersemliğimden utanarak boş olan sağ elimle anahtarı çevirdim. Küçük bir gıcırtıyla açılan kapı şaşkın gözlerle bana bakan kadını banyodan süzülen buhar ve parlak sarı ışığa maruz bıraktı.
- Tayfun!
Tayfun, Bu bendim…
- Elindeki ne?
Soğuk bir nesne tuttuğum sol elime baktım. Tuttuğum şey üzerinden kahverengi bir sıvı süzülen tuvalet pompasıydı, leş gibi de kokuyordu. Kendimi salak gibi hissettim.
+ Şey… Tuvalet, tıkanmıştı!
Bunları söylerken pompayı klozetin yanına fırlattım.
Kocaman göz bebekleriyle bana bakan kadın ışıktan rahatsız olmuş olacak ki arkasını dönüp loş koridorda ilerlemeye başladı. Ritmi yakalayın,o anki kalp atışlarımın sesini dinleyin! Her şey tıkırındaydı, koca bir ev, fantezilerim için bilmem kaç oda ve oldukça güzel bir hatun… Onu takip ettim. Koridorun sonunda sarı ışıkla aydınlatılmış geniş bir odaya girdik. Beş bilemedin altı paket centiyane kökü ve civanperçemiyle masayı paylaşan bilgisayarın kolonlarından süzülen vokal trance tarzda müzik…
Centiyane kökü, hem müshil olarak kullanılabilen hem de usta ellerde işlendiğinde on numara bir steroidedönüşen doğal maddelerden biri. Civanperçemi de centiyane kökünün kullanımından sonra oluşabilecek ağız kuruluğu ve aşırı ishalliği önlemek için ideal. Ancak bu iki maddenin işlenmeden bir arada kullanımı, tatlarının acılığı nedeniyle neredeyse imkansız… Sorunun çözümü mü? Beş yüz mililitre çözeltiye karıştırılan bir tutam vanilya… Ayrıca, günün ipucu; aynı miktarda vanilyayı suya karıştırıp kaynattığınızda evde yaptığınız kızartmaların da kokusundan eser kalmayacaktır…
Kadın bilgisayar masasının önündeki sandalyeye çöktü ve açık paketlerden çıkardığı centiyane köklerini derince bir kapta toplamaya başladı. Bu kadının kim olduğunu çıkartamıyordum ama kendimde değilken vücudumdaki izleri çıkaran eğer oysa yatakta ne gibi numaraları olduğunu görmek istiyordum.
Centaine işliyordu… Evet, yaptığı şey bu hale gelmemi sağlayan uyuşturucuyu hazırlamaktı. Kısacık kesilmiş tırnaklarla kaplı parmakları bitkilere her dokunduğunda beni tahrik eden yapışkan bir ses çıkıyordu, bitkileri kapta topladı, elindeki tokmakla ezmeye başladı. Bu bana fabrikanın birinde pamuk ayıklayan bir kızın masumiyetini çağrıştırıyordu. Yaklaşık on dakika hiç konuşmadık, bu arada o işiyle meşgul oldu ve hemen yanındaki yumurta pişirme zamanlayıcısı tiz bir ses çıkardığında kap ve tokmağı bir kenara bıraktı.
+ Teşekkür etmek istedim, dedim.
Bedenimin her yerinde oluşturduğu izleri ve hatırlamadığım sevişme sahnelerini kastediyordum.
- Nasıl?
+ Yani, dedim; Biz, sen ve ben…
Konuya nasıl gireceğimi bilmiyordum. Kadın umursamaz davranıyordu. Kaptaki yapışkan maddeyi bir yemek kaşığıyla sıyırıp masanın altından aldığı bir çaydanlığa taşıdı.
- Biraz bekle,dedi; Hemen kaynatmaya geçmem lazım…
Evet, biliyordum… Hemen kaynatmaya geçmesi lazımdı. Yoksa cantiyane kökünün aktif maddesi katılaşır ve kafa yapmaktan çok ishal yapmaya yarardı. Elindeki çaydanlıkla odadan çıktı ve ben sabırla dönüşünü beklemeye başladım. Bir süre sonra kapanan dış kapının sesiyle irkildim. Kadın mı gitmişti, yoksa başka biri mi gelmişti? Günün ikinci gereksiz ipucu; Polisler asla kapıyı çalmazlar! Kendi evlerine girseler bile…
-Ben geldim!
Bu sesi de tanıdık bulmuştum, kime ait olduğu görmek için acele etmeme gerek kalmadı. Bir gece önce barda bana ahlaksız teklifte bulunan kadın görünümlü erkek, polis görünümüne bürünmüş şekildeodanın kapısından girdi. Evet… O anda anladım. Bu kesinlikle geçen gece saat sekiz civarı Vodoo’da yanıma gelip oturan kişiydi. Ahlaksız tabir edebileceğim teklifini reddettiğimi hatırlıyordum. Fakat saat dokuzda neredeydim???
Kapıdan geçip, gözlerime bakarken sesini incelterek “Nerde kalmıştık canım?” dediğinde ilk uyuşturucu kullandığım gün aklıma geldi. Ne kadar da masumdum... Şimdi bu evde, hiç de tercihim olmayan bu insanla birlikteydim, tamam, güzel. En azından olanları hatırlamıyordum.
Halen hatırlamıyorum...
Not: Öykünün orjinalini yazdım… Sonra Ilis Sullivan’la gaza geldik, öyküyü yeniden yazdık…
Banyo kapısının yanında duran, kırmızı, pembe ve yeşil çiçek desenleriyle kaplı çamaşırlık dikkatimi çekti. Önce kapıya yaklaştım, kulağımı dayayarak dışarıdan gelebilecek herhangi bir sesi duymaya çalıştım. Çıt çıkmıyordu. Çamaşırlığın kapağını yavaşça kaldırdım. Nedense aklıma ağabeyimin porno dergilerini çaktırmadan karıştırdığım günler geldi. İlk gözüme çarpan noel baba desenleriyle kaplı lacivert bir erkek boxerıydı. Çamaşırları tıbbi atıkları kurcalayan bir çöpçü dikkatiyle eşeliyordum; bir slip don, “V” yaka bir erkek atleti, üzerinde emniyet müdürlüğü amblemli bir iğne unutulmuş lacivert çizgili boyunbağı, bir çift az kokulu çorap… Nasıl olur? Oysa ben çamaşırlıkta birkaç pembe kurdeleli g-string, dantelli sutyen, belki bir çift jartiyer ya da hiç olmadı turuncu bir kadın bodysi bulmayı hayal ediyordum.
Pür dikkat kapattığım çamaşırlığın hemen üzerinde bulunan raflar erkek parfümleri, deodorantları, tıraş sonrası kremleri ve her zaman sahip olmak istediğim türden bir çift Gilette Mach 3 pilli tıraş bıçağıyla doluydu.
Olamaz!
Geçmiş tecrübelerime dayanarak yatağımı çıplak kadınlarla paylaşmaktan aldığım hazzı biliyordum. Fakat o anda aşina olmadığım ve nasıl geldiğimi dahi bilmediğim bir evin banyosunda, bu evin bir erkeğe ait olduğunu ispat eden onlarca delille birlikte çıplak durumdaydım. Dışarıda beni neyin ya da kimin beklediğinden emin değildim.
Aklımın oyunlarına daha önce de maruz kalmıştım, hatta bir keresinde sabahın beşinde sadece mahrem yerlerimi örten bir boxerla, kendimi şehrin göbeğinde bulmuştum. Vertigo finans kulesinin otuz ikinci katındaki terası… Akrofobisi olan ve oraya nasıl geldiğini bilmeyen biri. Siz birleştirin. . Doktorum o dönemde uyuşturucuyu bırakmam gerektiğini söyleyip duruyordu. Otizmi tetikliyormuş Hah! Kimin umurunda şu beyaz yakalı steteskop kafalılar!
Tüm bu heyecan bana yaramamıştı. Soğuk suyla temas etmiş bir oğlan çocuğunun organı kadar kalmış penisimle banyonun ortasında dikiliyordum.. Bu halim cesaretlendirilmek için çırpınan güven duygumu titretmişti. Acilen örtünmem gerekiyordu.
Çamaşırlığı tekrar kapattığımda altımda noel baba desenli lacivert bir boxer ve üstümde “V” yaka bir atletle teftişe hazır denizciler gibi hissediyordum.
Ne olursa olsun buradan çıkmalıydım, dışarıda beni bekleyen Muhammet Ali bile olsa o anki paranoyalarım kadar korkutucu olamazdı.
Kapının beyaz ve altın rengi çizgilerle kaplı kolunu kavradım. Yavaşça aşağı doğru bastırdım, kapı direndi. Zorladım, ittirdim, çektim ama kapı kilitliydi. Çılgına dönmüştüm ve sanırım çıkardığım sesle, her kimse, ev sahibimi rahatsız etmiştim. Kulaklarım, taş bir koridorda yaklaşmakta olan bir çift terliğin sesini fısıldıyordu. Heyecanım ve kendimi koruma güdümle elime ilk geçen nesneyi alıp kapının açılmasını bekledim, çok sessizdim. Kapının arkasındaki kişi aynen benim daha önce yaptığım gibi kapının kolunu tutup, ittirip çekerek bana ulaşmaya çalışıyordu. Fakat kısa bir süre sonra pes etti.
- Kapıyı içeriden kilitlemişsin!
Bunu söyleyen tanıdık bir kadın sesiydi ama kim olduğunu çıkartamıyordum. Kadının kim olduğuna boşverin, tümünü boşverin! Birkaç duble votkadan sonra yatakta hepsi aynı. Sersemliğimden utanarak boş olan sağ elimle anahtarı çevirdim. Küçük bir gıcırtıyla açılan kapı şaşkın gözlerle bana bakan kadını banyodan süzülen buhar ve parlak sarı ışığa maruz bıraktı.
- Tayfun!
Tayfun, Bu bendim…
- Elindeki ne?
Soğuk bir nesne tuttuğum sol elime baktım. Tuttuğum şey üzerinden kahverengi bir sıvı süzülen tuvalet pompasıydı, leş gibi de kokuyordu. Kendimi salak gibi hissettim.
+ Şey… Tuvalet, tıkanmıştı!
Bunları söylerken pompayı klozetin yanına fırlattım.
Kocaman göz bebekleriyle bana bakan kadın ışıktan rahatsız olmuş olacak ki arkasını dönüp loş koridorda ilerlemeye başladı. Ritmi yakalayın,o anki kalp atışlarımın sesini dinleyin! Her şey tıkırındaydı, koca bir ev, fantezilerim için bilmem kaç oda ve oldukça güzel bir hatun… Onu takip ettim. Koridorun sonunda sarı ışıkla aydınlatılmış geniş bir odaya girdik. Beş bilemedin altı paket centiyane kökü ve civanperçemiyle masayı paylaşan bilgisayarın kolonlarından süzülen vokal trance tarzda müzik…
Centiyane kökü, hem müshil olarak kullanılabilen hem de usta ellerde işlendiğinde on numara bir steroidedönüşen doğal maddelerden biri. Civanperçemi de centiyane kökünün kullanımından sonra oluşabilecek ağız kuruluğu ve aşırı ishalliği önlemek için ideal. Ancak bu iki maddenin işlenmeden bir arada kullanımı, tatlarının acılığı nedeniyle neredeyse imkansız… Sorunun çözümü mü? Beş yüz mililitre çözeltiye karıştırılan bir tutam vanilya… Ayrıca, günün ipucu; aynı miktarda vanilyayı suya karıştırıp kaynattığınızda evde yaptığınız kızartmaların da kokusundan eser kalmayacaktır…
Kadın bilgisayar masasının önündeki sandalyeye çöktü ve açık paketlerden çıkardığı centiyane köklerini derince bir kapta toplamaya başladı. Bu kadının kim olduğunu çıkartamıyordum ama kendimde değilken vücudumdaki izleri çıkaran eğer oysa yatakta ne gibi numaraları olduğunu görmek istiyordum.
Centaine işliyordu… Evet, yaptığı şey bu hale gelmemi sağlayan uyuşturucuyu hazırlamaktı. Kısacık kesilmiş tırnaklarla kaplı parmakları bitkilere her dokunduğunda beni tahrik eden yapışkan bir ses çıkıyordu, bitkileri kapta topladı, elindeki tokmakla ezmeye başladı. Bu bana fabrikanın birinde pamuk ayıklayan bir kızın masumiyetini çağrıştırıyordu. Yaklaşık on dakika hiç konuşmadık, bu arada o işiyle meşgul oldu ve hemen yanındaki yumurta pişirme zamanlayıcısı tiz bir ses çıkardığında kap ve tokmağı bir kenara bıraktı.
+ Teşekkür etmek istedim, dedim.
Bedenimin her yerinde oluşturduğu izleri ve hatırlamadığım sevişme sahnelerini kastediyordum.
- Nasıl?
+ Yani, dedim; Biz, sen ve ben…
Konuya nasıl gireceğimi bilmiyordum. Kadın umursamaz davranıyordu. Kaptaki yapışkan maddeyi bir yemek kaşığıyla sıyırıp masanın altından aldığı bir çaydanlığa taşıdı.
- Biraz bekle,dedi; Hemen kaynatmaya geçmem lazım…
Evet, biliyordum… Hemen kaynatmaya geçmesi lazımdı. Yoksa cantiyane kökünün aktif maddesi katılaşır ve kafa yapmaktan çok ishal yapmaya yarardı. Elindeki çaydanlıkla odadan çıktı ve ben sabırla dönüşünü beklemeye başladım. Bir süre sonra kapanan dış kapının sesiyle irkildim. Kadın mı gitmişti, yoksa başka biri mi gelmişti? Günün ikinci gereksiz ipucu; Polisler asla kapıyı çalmazlar! Kendi evlerine girseler bile…
-Ben geldim!
Bu sesi de tanıdık bulmuştum, kime ait olduğu görmek için acele etmeme gerek kalmadı. Bir gece önce barda bana ahlaksız teklifte bulunan kadın görünümlü erkek, polis görünümüne bürünmüş şekildeodanın kapısından girdi. Evet… O anda anladım. Bu kesinlikle geçen gece saat sekiz civarı Vodoo’da yanıma gelip oturan kişiydi. Ahlaksız tabir edebileceğim teklifini reddettiğimi hatırlıyordum. Fakat saat dokuzda neredeydim???
Kapıdan geçip, gözlerime bakarken sesini incelterek “Nerde kalmıştık canım?” dediğinde ilk uyuşturucu kullandığım gün aklıma geldi. Ne kadar da masumdum... Şimdi bu evde, hiç de tercihim olmayan bu insanla birlikteydim, tamam, güzel. En azından olanları hatırlamıyordum.
Halen hatırlamıyorum...
Not: Öykünün orjinalini yazdım… Sonra Ilis Sullivan’la gaza geldik, öyküyü yeniden yazdık…
Yazan :
Freefance
Tarih:
Çarşamba, Ekim 25, 2006
Çarşamba, Eylül 20, 2006
Halka
Bir halka yüzünden buradayım. Küçük, nikelajlı bir halka.
İki gün önce hırdavatçıdan doksan kilograma kadar çekeceğine garanti aldığım bu küçük halka altmış kilogram bile çekmedi. İşte tam da bu yüzden buradayım. Doktorlar boynumun incindiğini söylüyor… Şanslıymışım. Oysa ben kütürtüler çıkararak kırılmasını bekliyordum. Ne şans ama! Kırılan şey boynum yerine halka oldu.
Beni kapattığı hapisten kurtulmak istediğim bedenim düşüşün ve incinen boynumun etkisiyle bilincimi kapatarak kendini korumayı başardı.
Boynum ipteyken tekmeleyerek altımdan atmayı planladığım bilgisayar kasası devrildiğinde kuş gibi uçmayı, bir anda huzur dolmayı ya da acısız bir ölümle kucaklaşmayı beklemiyordum elbette. Ancak halkanın kırılması… Bu kadarı da pes doğrusu!
Hırdavatçıya giderken almam gerekenlerin listesini sürekli içimden tekrarlıyordum; Tavanda ilk deliği açmak için halkanın çivisinin çapına eşdeğer çapta bir çivi, o çiviyi çakmak ve daha sonra halkayı açılan deliğe sokmak üzere çiviyi çıkarmak için bir keser, bahsi geçen halka ve o halkanın içinden geçip boynumu kavrayacak yeterince kalın bir urgan…
Yol üzerinde sürekli soluduğum, ağaçları yeşerten, çiçekleri renk renk filizlendiren bahar havası beni çileden çıkarıyordu. Güneş yemyeşil çimler üzerine düşmüş çiğleri buharlaştırırken ruhumun derinliklerine hapsettiğim son huzuru da bir mıknatısın demir tozlarını çekip alması gibi benden alıyordu. Oysa bahar mevsiminin insanları iyileştirici etkisinden bahsedilir.
Bir sır vereyim, bu düpedüz aldatmaca! Kış mevsiminin doğayı yok etmesi, geçici bir mezara ya da uykuya sokması bahara yeğdir.
Ben, içimde dünyalar donduran, dünyadaki en önemli insanı, beni, acıdan acıya sürükleyen bir kış yaşarken doğanın karnaval kıyafetleriyle karşıma çıkması uyumsuzluğumu kamçılayarak uçurumu derinleştiriyordu.
Mezarım olacağını ümit ettiğim evimle istikametim arasındaki yolu kat ederken kafamın etrafında turlayan rengârenk kral kelebeklerinin kanatlarındaki pulları kirli ve yapışkan parmaklarımla sıyırmak, yanından geçtiğim parkta kendisi gibi küçük yaştaki sevgilisinin kafasını omzuna bastırmış anın huzurunu yaşayan veledin yüzünü postalımla dağıtmak ve mevsimin filizlendirdiği her çiçek tomurcuğunu koparıp üstlerinde tepinmek istiyordum. Ben, küstah bir efendi zihniyle sahip olduğum bu hayvanın, bedenimin, yok olup gitmesini istiyordum.
Hırdavatçıya girdiğimde tek istediğim mümkün olduğunca az diyalogla alışverişimi yapabilmekti. Ancak dükkân sahibinin sorgulayıcı bakışları isteklerimi sıralarken sıkıntıya girmeme sebep oluyordu. Altı üstü ruhumu bedenimden ayıracaktım ama cinayet işleyeceğim hissine kapılıyordum. Siparişlerim hazırlanırken birini öldürmekle cinayet işlemek arasındaki ince ayrım takıldı aklıma. Ben masum birini değil, bana anılamayacak kadar fazla kötülük etmiş güdük bedenimi öldürecektim. Buna cinayet değil nefsi müdafaa denir. Zira cinayet eyleminde tek taraflı kötülük söz konusudur. Kendi kendimi aydınlatmış olmanın rahatlığıyla oraya buraya istiflenmiş boya kutularına bakıyordum. O sırada tezgâhın üzerine konan poşetin içindeki ıvır zıvırın takırtısıyla kendime geldim.
+ Siparişiniz hazır.
Suç ortağıma teşekkür ederek borcumun ne kadar olduğunu sordum.
+ On iki lira.
- Ne? On iki lira mı? Bu düpedüz soygunculuk!
+ Olur mu efendim, bakın keser beş lira, halka üç, dur bakayım… Urgan da dört. Ne etti?
- On iki…
+ Bakın, çivi de benden!
O gün kimsenin mutlu olmasını istemiyordum.
- Hayır, hayır, hayır! On liradan bir kuruş fazla vermem!
Biliyordum… Öldükten sonra bu liralar hiçbir işe yaramayacaktı, ama dedim ya, kimsenin mutlu olmasını istemiyordum.
On lira elli kuruş vererek aldığım yüküm sağ elimde yeşil bahar havasının hâkim olduğu cehennemime çıkıp evimin yolunu tuttum.
Çocuklarımızı da alıp beni terk eden karımın daha sonra unuttuğu eşyalarını almak üzere geldiğinde açacağı kapıyı ardımdan kilitleyerek nihai olacağını sandığım eylemime başladım.
İşte, boynumda urgan, bilgisayar kasasının üzerinde dikiliyordum. Hiç tereddüt etmeden sağ ayağımın tarağını ittirmek üzere kasanın yanına dayadım. Kasanın soğuk metali beni bir anda yıllar öncesine, çıplak bedenimin ilk kez başka bir insanın çıplak bedenine değdiği güne götürdü. Ürperdim, duraksadım. Ayağımı tekrar kasanın üzerine koydum, boynumu saran urganı biraz genişlettim ve en son ne zaman seviştiğimi hatırlamaya çalıştım. İçimden bir ses “Keşke o zaman bunun son sevişmem olduğunu bilseydim” dedi. Karşı çıktım, öfkeyle bağırdım;
- Bedensel, dünyevi ve ahiri zevkleri reddediy…
Dengemi kaybettim, cümlemin bundan sonrası bir hırıltı olarak ciğerlerime hapsoldu. Bilgisayar kasası beni olduğum yerde asılı bırakarak devrildi. O anda insan aklının neme ne bir şey olduğunu anladım. Bir milisaniye içinde aklımdan geçen onlarca düşünce arasından en önemlisi bunun böyle olmaması gerektiğiydi. Bu böyle olamazdı! Kazara mı ölecektim yani! İçimden binlerce lanet okurken boynumdan geldiğini sandığım bir kütürtü koptu…
Ara ara hayal meyal gördüğüm görüntülerde yerde yatıyordum. Başımda ağlayan bir kadın vardı. Görüntü netleştikçe o kadının karım olduğunu anladım. Tabi anladığım tek şey bu değildi. Halka kırılmıştı, yere düşmüştüm… Karım çığlık çığlığaydı;
+ Ne yaptın sen! Pis herif! Ne Yaptın?
Konuşmak için inanılmaz çaba sarf ediyordum. Ağzımı açtım;
- Kazıklandım… Lanet hırdavatçı, beni kazıkladı!
Daha fazla konuşamadım, bilincim kapandı.
Sonra buraya getirmişler beni… Sürekli olarak gördüğünüz şu hemşirenin gözetimi altındayım. Şimdi emin olduğum tek şey var; buradan çıkar çıkmaz ilk işim tüketici hakları koruma derneğine durumu bildirmek olacak ve emin olun bunun intikamını alana kadar ölmeyeceğim.
İki gün önce hırdavatçıdan doksan kilograma kadar çekeceğine garanti aldığım bu küçük halka altmış kilogram bile çekmedi. İşte tam da bu yüzden buradayım. Doktorlar boynumun incindiğini söylüyor… Şanslıymışım. Oysa ben kütürtüler çıkararak kırılmasını bekliyordum. Ne şans ama! Kırılan şey boynum yerine halka oldu.
Beni kapattığı hapisten kurtulmak istediğim bedenim düşüşün ve incinen boynumun etkisiyle bilincimi kapatarak kendini korumayı başardı.
Boynum ipteyken tekmeleyerek altımdan atmayı planladığım bilgisayar kasası devrildiğinde kuş gibi uçmayı, bir anda huzur dolmayı ya da acısız bir ölümle kucaklaşmayı beklemiyordum elbette. Ancak halkanın kırılması… Bu kadarı da pes doğrusu!
Hırdavatçıya giderken almam gerekenlerin listesini sürekli içimden tekrarlıyordum; Tavanda ilk deliği açmak için halkanın çivisinin çapına eşdeğer çapta bir çivi, o çiviyi çakmak ve daha sonra halkayı açılan deliğe sokmak üzere çiviyi çıkarmak için bir keser, bahsi geçen halka ve o halkanın içinden geçip boynumu kavrayacak yeterince kalın bir urgan…
Yol üzerinde sürekli soluduğum, ağaçları yeşerten, çiçekleri renk renk filizlendiren bahar havası beni çileden çıkarıyordu. Güneş yemyeşil çimler üzerine düşmüş çiğleri buharlaştırırken ruhumun derinliklerine hapsettiğim son huzuru da bir mıknatısın demir tozlarını çekip alması gibi benden alıyordu. Oysa bahar mevsiminin insanları iyileştirici etkisinden bahsedilir.
Bir sır vereyim, bu düpedüz aldatmaca! Kış mevsiminin doğayı yok etmesi, geçici bir mezara ya da uykuya sokması bahara yeğdir.
Ben, içimde dünyalar donduran, dünyadaki en önemli insanı, beni, acıdan acıya sürükleyen bir kış yaşarken doğanın karnaval kıyafetleriyle karşıma çıkması uyumsuzluğumu kamçılayarak uçurumu derinleştiriyordu.
Mezarım olacağını ümit ettiğim evimle istikametim arasındaki yolu kat ederken kafamın etrafında turlayan rengârenk kral kelebeklerinin kanatlarındaki pulları kirli ve yapışkan parmaklarımla sıyırmak, yanından geçtiğim parkta kendisi gibi küçük yaştaki sevgilisinin kafasını omzuna bastırmış anın huzurunu yaşayan veledin yüzünü postalımla dağıtmak ve mevsimin filizlendirdiği her çiçek tomurcuğunu koparıp üstlerinde tepinmek istiyordum. Ben, küstah bir efendi zihniyle sahip olduğum bu hayvanın, bedenimin, yok olup gitmesini istiyordum.
Hırdavatçıya girdiğimde tek istediğim mümkün olduğunca az diyalogla alışverişimi yapabilmekti. Ancak dükkân sahibinin sorgulayıcı bakışları isteklerimi sıralarken sıkıntıya girmeme sebep oluyordu. Altı üstü ruhumu bedenimden ayıracaktım ama cinayet işleyeceğim hissine kapılıyordum. Siparişlerim hazırlanırken birini öldürmekle cinayet işlemek arasındaki ince ayrım takıldı aklıma. Ben masum birini değil, bana anılamayacak kadar fazla kötülük etmiş güdük bedenimi öldürecektim. Buna cinayet değil nefsi müdafaa denir. Zira cinayet eyleminde tek taraflı kötülük söz konusudur. Kendi kendimi aydınlatmış olmanın rahatlığıyla oraya buraya istiflenmiş boya kutularına bakıyordum. O sırada tezgâhın üzerine konan poşetin içindeki ıvır zıvırın takırtısıyla kendime geldim.
+ Siparişiniz hazır.
Suç ortağıma teşekkür ederek borcumun ne kadar olduğunu sordum.
+ On iki lira.
- Ne? On iki lira mı? Bu düpedüz soygunculuk!
+ Olur mu efendim, bakın keser beş lira, halka üç, dur bakayım… Urgan da dört. Ne etti?
- On iki…
+ Bakın, çivi de benden!
O gün kimsenin mutlu olmasını istemiyordum.
- Hayır, hayır, hayır! On liradan bir kuruş fazla vermem!
Biliyordum… Öldükten sonra bu liralar hiçbir işe yaramayacaktı, ama dedim ya, kimsenin mutlu olmasını istemiyordum.
On lira elli kuruş vererek aldığım yüküm sağ elimde yeşil bahar havasının hâkim olduğu cehennemime çıkıp evimin yolunu tuttum.
Çocuklarımızı da alıp beni terk eden karımın daha sonra unuttuğu eşyalarını almak üzere geldiğinde açacağı kapıyı ardımdan kilitleyerek nihai olacağını sandığım eylemime başladım.
İşte, boynumda urgan, bilgisayar kasasının üzerinde dikiliyordum. Hiç tereddüt etmeden sağ ayağımın tarağını ittirmek üzere kasanın yanına dayadım. Kasanın soğuk metali beni bir anda yıllar öncesine, çıplak bedenimin ilk kez başka bir insanın çıplak bedenine değdiği güne götürdü. Ürperdim, duraksadım. Ayağımı tekrar kasanın üzerine koydum, boynumu saran urganı biraz genişlettim ve en son ne zaman seviştiğimi hatırlamaya çalıştım. İçimden bir ses “Keşke o zaman bunun son sevişmem olduğunu bilseydim” dedi. Karşı çıktım, öfkeyle bağırdım;
- Bedensel, dünyevi ve ahiri zevkleri reddediy…
Dengemi kaybettim, cümlemin bundan sonrası bir hırıltı olarak ciğerlerime hapsoldu. Bilgisayar kasası beni olduğum yerde asılı bırakarak devrildi. O anda insan aklının neme ne bir şey olduğunu anladım. Bir milisaniye içinde aklımdan geçen onlarca düşünce arasından en önemlisi bunun böyle olmaması gerektiğiydi. Bu böyle olamazdı! Kazara mı ölecektim yani! İçimden binlerce lanet okurken boynumdan geldiğini sandığım bir kütürtü koptu…
Ara ara hayal meyal gördüğüm görüntülerde yerde yatıyordum. Başımda ağlayan bir kadın vardı. Görüntü netleştikçe o kadının karım olduğunu anladım. Tabi anladığım tek şey bu değildi. Halka kırılmıştı, yere düşmüştüm… Karım çığlık çığlığaydı;
+ Ne yaptın sen! Pis herif! Ne Yaptın?
Konuşmak için inanılmaz çaba sarf ediyordum. Ağzımı açtım;
- Kazıklandım… Lanet hırdavatçı, beni kazıkladı!
Daha fazla konuşamadım, bilincim kapandı.
Sonra buraya getirmişler beni… Sürekli olarak gördüğünüz şu hemşirenin gözetimi altındayım. Şimdi emin olduğum tek şey var; buradan çıkar çıkmaz ilk işim tüketici hakları koruma derneğine durumu bildirmek olacak ve emin olun bunun intikamını alana kadar ölmeyeceğim.
Perşembe, Ağustos 31, 2006
Uyuyorsun
Saten nevresim takımları içine gömülmüş çıplak bedenin. Yüzünü görüyorum. Pürüzsüz teninle kaplı boynun ellerimin arasında. Şah damarın mors alfabesiyle şehvet sözcükleri fısıldıyor avucuma. Uyuyorsun. Saçların yayılmış krem rengi yastığın üzerine. Ağzında yavrusunu taşıyan timsah dikkatiyle yapıyorum her hareketimi. Elimi kaldırmadan boynundan kulağına doğru sürüklüyorum. Parmaklarımın kulağına temasıyla irkiliyorsun. Uyuyorsun. Parmağım tüm kulağını okşuyor kendi rızasıyla. Yüzünde ancak güneş doğarken görülebilecek bir çiğ tanesinin saflığını taşıyan bir gülümseme belirip kayboluyor.
Kaskatı kesiliyor ellerim, parmakların hareketsizleşiyor. Nefesin okşuyor boynumu, yastığın üzerinden kaldırıp omzuma koyduğun başın hareketsizleşirken elin göğsümün üzerinden vücuduma mutluluk pompalıyor…
Tüm hayatımı değiştirdin. Ruhumu, kalbimi benden aldın ve sonra uykuya daldın.
Uyuyorsun ve ben hala elini tutuyorum.
Kendi kendine uyanmanı beklerken uykuya dalmaktan korkuyorum…
Hissetmiyor musun, sabah oldu!
Hissetmiyor musun?
Hissetmiyor…
Boynun tekrar ellerimin arasında ve sen o kadar sessizsin ki!
Boynun hala ellerimde, gözlerin tavana dikilmiş…
Boynun ellerimde, ısırdığın dilin mor bir halı gibi sarkıyor ağzından…
Boynun ellerimde… Şah damarın…
Şah damarın???
Kaskatı kesiliyor ellerim, parmakların hareketsizleşiyor. Nefesin okşuyor boynumu, yastığın üzerinden kaldırıp omzuma koyduğun başın hareketsizleşirken elin göğsümün üzerinden vücuduma mutluluk pompalıyor…
Tüm hayatımı değiştirdin. Ruhumu, kalbimi benden aldın ve sonra uykuya daldın.
Uyuyorsun ve ben hala elini tutuyorum.
Kendi kendine uyanmanı beklerken uykuya dalmaktan korkuyorum…
Hissetmiyor musun, sabah oldu!
Hissetmiyor musun?
Hissetmiyor…
Boynun tekrar ellerimin arasında ve sen o kadar sessizsin ki!
Boynun hala ellerimde, gözlerin tavana dikilmiş…
Boynun ellerimde, ısırdığın dilin mor bir halı gibi sarkıyor ağzından…
Boynun ellerimde… Şah damarın…
Şah damarın???
Yazan :
Freefance
Tarih:
Perşembe, Ağustos 31, 2006
Salı, Haziran 20, 2006
Kadın, Satiradam ve Yoldan Geçenler*
Ukrayna’dan alınmış yeşil çakmakla, Kıbrıs’tan alınmış tane Coffee Creme’ini yaktı. İçine çektiği dumanın her santimetre küpünde birbirlerine çarpım halinde bulunan karbon monoksit atomları ciğerlerine yapışıp ona mazoşist bir zevk veriyordu. Küçük nikotin saçıntıları yapıştıkları hücrelerle etkileşime geçiyor ve zevki “misli” ekini kullanabileceğimiz kadar arttırıyordu. Normalde beyaz olan hücreler nikotinle etkileşime geçer geçmez önce kızarıyor, sonra morarıyor ve son olarak da koyu bir kahverengiye dönüşüyordu. Değişim görülmeye değerdi.
Bir çekim daha aldı purosundan, diyaframı elinden geldiğince durdurmaya çalıştı onu, tabii bu mücadele sırasında küçük bir öksürük bulduğu fırsatı değerlendirerek adamımızın boğazından yukarıya çıktı ve ağzına bakan kadının gözlerinde zuhur oldu.
“Çok yaşa!” dedi kadın.
“Zaten çok yaşayacağım” diye geçirdi adam içinden. “Öksürdüm…” dedi düşüncelerini gizleyerek.
Ses çıkarmadı kadın, kafasını önüne eğdi. Mide ve bağırsak duvarlarından kanına karışmakta olan liserjik asidin çıkardığı emilme sesini dinliyordu. Gözenekçiklere sürtünen asit parçacıkları tutuluyor ve akıl almaz bir hızla kılcal damarlara yönlendiriliyordu. Kılcal damarlara girmeyi başaran yabancı madde vücudun öz pompası tarafından kromozomlara ve beyne götürülüyordu. Koca bir kütle olan beynin görüşle alakalı kısmına hücum eden parçacıklar kırmızıları daha kırmızı, yeşilleri daha yeşil yapmakla kalmıyor, aynı zamanda üzerinde dikilmekte olduğu halının sabit bir frekansla dalgalandığını hissetmesini sağlıyordu.
“Üzerime oturmalısın” dedi yatak.
Sandalye altında kıpırdandı.
Bu sırada az önce elinde puro tutan adam mızıka çalan bir satire dönüştü.
“Aaa!” dedi kadın
“Hı?” dedi satir.
“Yoo” dedi kadın
“Yaa!” dedi satir.
“Ne oluyor yahu?” dedi purolu adam.
“Çok kalabalık burası” dedi kapı.
“İllallah!” dedi kadın ve gözlerini kapadı.
Adam, tetrahidrokanibal etkisindeki beyni ilgisiz bir hal almasını sağladığından, kadını umursamadan kızarık gözlerini devire devire altındaki minderlere uzandı. Purosunu kül tablasına bırakmayı unutmuştu. Gözlerini kapadı, bir anda kendini papatyalar arasında koşuşturup duran onlarca çıplak hippinin arasında buldu. Gökyüzünde mor bulutlar, ufuktaki eflatun ağaçlarla birleşip, sarı papatyalarla yeşil çimenler de bu peyzaja katıldığında adam “evet, galiba uyudum” diye geçirdi içinden. Kafasını sağ taraftaki hippilere bakmak için çevirdi ve onların arasında John Winston Ono Lennon’u gördü. Elini havaya kaldırdı, Lennon’a doğru salladı. Fark edilmişti! Çok sevindi ve zafer işareti , parmakları arasında yanmakta olan puroyu serbest bırakan bir zafer işareti yaptı. Yavaş çekimde battaniyelerin arasına düşen puro küçük kıvılcım saçıntılarını her tarafa yaymıştı…
-------------------------------------------------------------------------------------
“Uyuşturucu öldürür!” dedi Emin.
“Bırak ya, hiç bir şey olmaz.” dedi Rüstem
Bu arada içinde iki insan kebabıyla cayır cayır yanmakta olan müstakil bir evin yanından geçiyorlardı…
Yazan :
Freefance
Tarih:
Salı, Haziran 20, 2006
Pazartesi, Haziran 19, 2006
Şeref *
- Şerefe!
+ Ne kadar oldu?
- Boş ver şimdi! Kadeh kaldırıyorum, görmüyor musun?
+ Şerefe, şerefe…
- Bugün 10. gün.
+ Alışabildin mi bari?
- Hep içerde değildik ya!
+ …
- O değil de, orada bir adamla tanıştım. Benden bir hafta önce salıverildi, onu bulmam lazım.
+ Hayrola?
- Hayır… Bir hikaye anlatıyordu, yarım kaldı.
+ Allah Allah!
- Bilmiyorum, sadece… çok ilgimi çekti, sonunu duymak istiyorum.
+ Nasıl bir hikaye bu?
- Senin ilgini çekmez, adamın bir arkadaşının hikayesi.
+ Yahu anlatsana, merak ettim şimdi.
- Tamam anlatıyorum. Ama hayal kırıklığına uğrarsan sorumluluk kabul etmiyorum.
+ Olsun olsun, sen anlat.
- Şimdi bir kız varmış, adamın arkadaşı. Adına Esin mi dedi Esra mı dedi tam olarak hatırlamıyorum.
+ Nasıl bir kızmış bu?
- Hafif esmer, keyif verici maddeler kullanan bir kız.
+ Ne mesela?
- Esrar falan…
+ Ot mu?
- Sen ot de ben esrar diyeyim, işte o malzemeyle ilintiliymiş, esasında hikayenin bununla bir alakası yok.
+ O zaman neden söyledin?
- Cezaevinde tanıştığım adam, neydi onun adı... Hah, Özkan, malzeme satarmış, oradan kalmış aklımda.
+ Malzeme mi satarmış?
- Malzeme… Torbacı işte.
+ …
- Neyse, Gürol adında bir müşterisi varmış bu adamın, epey de samimilermiş, gel zaman git zaman bu Gürol bir hatun göstermiş adama, nasıl arzuladığını, o hatuna neler yapmak istediğini falan söylemiş durmuş. Kızla muhtelif kafe ve barlarda birbirlerinin gözleri içine bakıyorlarmış zaten.
+ Kesişiyorlarmış?
- Evet… Bu bahsi geçen hatun da az önce anlattığım kız.
+ Esra?
- Esra ya da Esin… Önemi yok. Özkan bıkmış adamın yakınıp durmasından ve sonunda çenesini bir şekilde kapatmaya karar vermiş. İşte, olay da bu kararın sonrasında gelişmeye başlamış… Şerefe!
+ Şerefe!
- …
+ Eee! sonra?
- Özkan üç kızla aynı evde yaşıyormuş, bu kızlarla eğlenmeye karar vermişler ve kafaları iyiyken bir diskoya gitmişler. Tesadüfe bak ki bizim Emel’de oradaymış.
+ Emel kim?
- Aman, Esra işte! Neyse, Özkan barın arkasında iki barmen ve üç arkadaşıyla sohbet ediyormuş. Sonra bizim Esra bara gelmiş, Esra’nın yaklaştığını gören barmen hemen votka redbull hazırlamaya başlamış.
+ Niye? Başka bir şey yok muymuş içecek?
- Varmış olmasına da kız aylardır aynı mekana gelirmiş ve hep votka içermiş.
+ Anladım… Bu da bir aşinalık yaratmış tabi.
- Kız, “Bir bira alabilir miyim?” demiş barmenin kulağına. Barmen ufak bir şaşkınlık yaşamış, votkayı barın altındaki tezgaha bırakıp dolaptan bir bira açıp vermiş. Kız teşekkür edip barı terk etmiş.
+ Patladı mı votka bir taraflarında?
- Hah işte, o votka bir taraflarında patlamasın diye hemen diğer barmen atlamış, “Sen bu votkayı kimseye satamazsın” gibi içerisinde bolca iddia içeren bir cümle sarf etmiş. Tabi diğer barmen zıtlık psikolojisinin de etkisiyle “Satarım, ve hatta ben bu votkayı bu kıza satarım”
+ Hangi kıza?
- Esra’ya. Başka kızdan bahsettik mi zaten?
+ …
- Gecenin ilerleyen saatlerinde kız bara gelmeye ve bira almaya devam etmiş, bu arada bizim barmen çocuk onu votka içmeye ikna etmeye çalışsa da başarılı olamamış. Sonra kız yine bara gelmiş, barda oturan adamlardan birinin kadehini gösterip “Bu kadehin içinde ne var?” diye sormuş, “Hangi kadehin” diye cevaplamış barmen, “İşte şu yeşil olan” diyerek parmağıyla işaret etmiş kız.
+ Votka mı varmış?
- Evet, yeşil votka varmış! Votka olur mu hiç, Green Devil kokteyli varmış.
+ Ee, Green Devil’in içinde zaten votka yok mu?
- Her şeyi de bilirim diyorsun yani?
+ …
- Neyse, hatun bu içkiden istediğini söylemiş barmene, barmenin yüzü gülmüş, hemen torpilli bir kokteyl hazırlamış, tabi bu kokteyl için önceden barın altındaki tezgaha koyduğu votkayı kullanmış. Hazırladığı kokteyli kıza uzatmış, kız kadehi kaldırmış, ufacık bir yudum almış kadehten, tam da bu sırada barın arkasındaki ahaliden bir alkış kopmuş.
+ Alkış mı?
- Evet, iddiaya girmişti ya iki barmen, o yüzden.
+ Ne iddiası? Neyine girmişler bari?
- Bilmiyorum, anlatmadı o kadarını. Ama bu kadar yaygara koptuğuna göre… Sen hesap et.
+ Ee?
- “Ee”si bu vesileyle Esra’yla Özkan ilk defa konuşmaya başlamışlar. Kız Özkan’ların gruba sorgulayıcı gözlerle bakınca Özkan da fırsattan istifade muhabbet kurabilmek için durumu falan anlatmış kıza. Öyleydi böyleydi derken Özkan’ın ev arkadaşları, Özkan ve Esra birlikte takılmaya başlamışlar. Gece ilerlemiş, muhabbet gırla gidiyor. Bu arada bizim Özkan bu hatunun Gürol’a ilgi duyduğunu öğreniyor.
+ Gürol kimdi?
- Anlatmıştım ya, şu Özkan’ın müşterisi, başının etini yiyen…
+ Haa!
- Yaa…
+ E o zaman oldu bu iş. Hemen arasaymış ya Gürol’u.
- Şerefe!
+ Esra’nın şerefine!
- Özkan’ın ev arkadaşlarından biri, adını hatırlamıyorum, Gürol’un eski sevgilisiymişmiş. Bu hatunla bizim Esra muhabbeti iyice koyultmuş. Gecenin sonuna doğru, saat iki, iki buçuk civarı hatun Esra’yı kendi evinde takılmaya devam etmek için davet etmiş.
+ Esra da kabul etmiş tabii?
- Evet, kabul etmiş ve bunlar hep birlikte yeri konusunda hiçbir fikrim olmayan Özkan’ların evine gitmişler.
+ Yerini bilsen ne değişecek ki?
- Laf lafı açmış ve konuşurlarken Özkan Gürol’a bir oyun oynama fikri ortaya atmış. Bu fikir herkesin aklına yatmış, zaten kafaları da çok güzelmiş. Plan şuymuş, Esra Gürol’u arayacak, sonra Gürol’u şu anda oldukları eve davet edecekmiş. Sözde Gürol bu evi bilmiyormuş ve eve geldiğinde adamın yüzünün aldığı hali görüp bol bol güleceklermiş.
+ O neden o?
- Esra var o evde, bir de eski sevgilisi. Düşünsene neredeyse hiç tanımadığın ve arzuladığın kızın biri seni gecenin üçünde arayıp davet ediyor. Bilmiyorum, bana ilginç geliyor bu durum. Tüm arzuların kabarıyor ve o hatunla buluşmaya gidiyorsun, sonra bir anda baam! O da nesi! Eski kız arkadaşın çıkıyor karşına.
+ Hakikaten boktan bir durum… Ben o açıdan bakamadım.
- Boktan olduğu kadar da ilginç esasında. Sonra arıyor adamı Esra, diyor ki “Ben Esra, seni gördüm beğendim” falan filan, “saat üç buçukta istasyonun önüne gel.” Anlaşma böylece yapılıyor.
+ Allah Allah!
- Bizim hatunun o saatte yalnız dışarı çıkması uygun görülmüyor, ve Özkan’da onunla birlikte çıkıyor. Kafaları bir milyon bunlar istasyona varıyorlar. O sırada elektrik direklerinden birine bağlı yavru bir köpek fark ediyorlar. Özkan hemen gidiyor köpeğin yanına, seviyor, okşuyor. Esra’da katılıyor ona. Sonra köpeğin aç olduğunu fark ediyorlar, 7\24 açık tekellerden birinden süt ve bisküvi alıyorlar ve hayvanı beslemeye başlıyorlar. Bu sırada bizim kız Gürol’un uzaktan yaklaştığını görüyor, hemen ona doğru yürümeye başlıyor.
+ Tanışıyor muydu ki bunlar?
- Ee nerenle dinliyorsun sen beni?
+ …
- Konuşmaya başlıyor Esra’yla Gürol, konuşurken bir yandan da yürüyorlar.
+ Ee?
- “Ee” si bu. Ben de bu kadarını biliyorum…
+ Nasıl?
- Bu kadar işte! Gerisini dinleyemedim. Hoş onun da bildiğini sanmıyorum gerisini ama bir ihtimal. Bu durumdan bir öykü çıkartmak istiyorum ama gerisini öğrenmem lazım.
+ Madem yarıda kesecektin neden anlattın ya?
- Anlatmayayım dedim sana, dinlemedin ki.
+ Çok şerefsiz bir adam oldun sen son zamanlarda…
- Şerefsiz mi?, E şerefe o zaman!
+ Şerefe!...
Esra ve Gürol konuşarak yürümeye devam ediyorlar. On ya da on beş metre yürüdükten sonra sarhoş Esra, Özkan’ın yanlarında olmadığını fark ediyor. Arkasını dönüp köpeği sevdikleri direkten tarafa çeviriyor bakışlarını. Ama orada ne köpek, ne de Özkan var artık. Sadece bir paket bisküvi ve bir kutu süt kaldırımın üzerinde duruyor. Esra durumu bozuntuya vermiyor. Hemen cep telefonunu alıyor eline. O da nesi! Bir detayı atladığını fark ediyor. İçinden “Lanet olsun, telefonlarını almadım…” diye geçiriyor. Biraz daha yürüyorlar ve Gürol sessizliği bölüyor. “Ee, Nereye gidiyoruz?”
Bu soruyla birlikte Esra bir kez daha kızıyor kendisine, çünkü alkolün de etkisiyle evin yerini zerre kadar hatırlamıyor. “Şey” diyor “ben gideceğimiz evin yerini hatırlamıyorum… Üzgünüm…” Gürol gülümsüyor. “Bana gideriz o zaman!”.
Gecenin karanlığında Esra ve Gürol sallana sallana Gürol’un evine gidiyorlar…
Esra bin bir pozisyonun denendiği terle yoğrulmuş olarak geçen bir geceden sonra Gürol’la aynı yatakta uyanıyor. Yanındaki adama bakıyor, ve uyanması için bin bir türlü şey deniyor. Kafasını ondan tarafa çeviren Gürol’un ilk kurduğu cümle, “Sen ne zaman gideceksin” oluyor. Esra bir miktar bozuluyor bu duruma ama megaloman olmasının da verdiği cesaretle fazla üzerinde durmuyor. “Yuh, kovdun be resmen” diyebiliyor sadece, ve yanıtı “Yok, öyle değil… Dersin falan var mı diye sordum…” oluyor. Esra hiç bir şey söylemiyor. Gürol yeniden uyuklamaya başlıyor.
Aynada gördüğü saçları Esra’yı ürkütüyor. Onları adam etmek için saç spreyine ihtiyacı olduğunu biliyor, ve Gürol’u yeniden uyandırıp saç spreyi olup olmadığını soruyor. Gürol ağzını bile açmadan parmağıyla vitrinin üzerindeki saç spreyini işaret ediyor. Gürol’un yeniden uyanmasını fırsat bilen Esra gece boyunca hiç konuşmadan seviştiği bu adamı biraz daha iyi tanımak için sorular soruyor. “Kimsin sen?” cevap yok. “Okuyor musun?” yine yok. “Nerelisin?” yok yok yok. Gürol yeniden parmağını kaldırıp vitrinin üzerindeki saç spreyini işaret ediyor…
Tam da bu sırada, Özkan’ın ev arkadaşları, evlerinin salonun ortasındaki kovanın etrafında toplanmış ilk nefeslerini almaya hazırlanıyorlar. Onlardan biri, Aysen ilk kapağını alıyor, ve kafasını koltukta oturmuş yavru köpeğini seven Özkan’a çevirip soruyor
“Sence becermiş midir?”
“Efendim?”
“Gürol diyorum, sence becermiş midir?”
“…”
Yazan :
Freefance
Tarih:
Pazartesi, Haziran 19, 2006
Mono Ölüm *
tik… tak… tik… tak… tik…
“eskimolar kırk küsur çeşit kar yağış şeklini birbirinden ayıran kelimeler kullanırlarmış. al sana onlardan biri; uyuz bir köpeğin tüylerinden dökülen kepeği andıran kar. dağların çepeçevre sardığı eskişehir ovasında, görmeye alışık olduğum bu lanet şey, aralıksız on iki saattir yağmakta ve şehri kirli beyaz renginde sinsi bir ahtapot gibi sayısız uzantısıyla kavramış durumda.”
“esasında karı severim, yani severdim. ama o zamanlar nasıl işlediği hiç de umurumda olmayan ısıtma sisteminin zımbırtısına bastığımda sıcacık olan bir evim vardı. ancak hayat, namlusuna sürülü magnum marka 45’lik mermisi bulunan ve arada bir tekleyen, kabzasının altında, şarjör ağzının tam sağında gümüş varaklı harflerle “desert eagle” yazan bir tabancaya benzer. bu tabanca elindeyken namluyu alnına dayadığında tetiği çekersen -ki bunu her gün bilinçsizce birçok kez tekrarlarsın- silahın patlama olasılığı çok yüksektir. şahsen ben, büyük bir ivme ile havada uçuşan beyin parçacıklarımı defalarca görmüş ve her seferinde az önce temizlemiş olduğum odanın siyahi bir boya gibi yayılan kanla kirlendiğine üzülmüşümdür.”
“evet, evet. bin bir umutla okuduğum üniversiteden kalan bu soyut konuşma alışkanlığını bırakmam gerektiğinin farkındayım. baştan, ‘ancak hayat’ dediğim kısımdan alalım…”
“avukatımın cezamın hafifletilmesini sağlayabileceği gerekçesi ile savunmama eklediği şekli ile “cinnet geçirip” karımı, ayla’yı, vurduğumdan beri kendimi toparlayamadım. ‘cinnet geçirip’ miş! lanet herif. söylediği hiçbir şey hiçbir boka yaramadı! ardından gelen, on üç senemi yiyen leş kokulu kanalizasyon çukuru, çıkışı olmayan fare deliği! eskişehir cezaevi…”
az önce iç sesinin tüm dürüstlüğüyle ruh halini anlatan semih, şimdi karlar arasında bata çıka kuzeye, tren yolunun karı böldüğü yere doğru ilerlemekte. ancak ne yazık ki ölümün doyumsuz kursağı orada gurlamakta bu gece…
tik… tak… tik… tak…
beş dakika sonra…
acı bir tren düdüğü,
çelik raylar üzerinde sürtünmeden oluşan kıvılcımlar,
orta yaşlı, adı Semih olan bir adamın korku dolu tok çığlığı,
çarpışma anı…
yerde yatan hayat suyu kurumuş koca bir pınar;
içinde Ayla’yı vurmuş olmanın git gide soğuyan huzursuzluğuyla
adamımızın cansız bedeni…
“eskimolar kırk küsur çeşit kar yağış şeklini birbirinden ayıran kelimeler kullanırlarmış. al sana onlardan biri; uyuz bir köpeğin tüylerinden dökülen kepeği andıran kar. dağların çepeçevre sardığı eskişehir ovasında, görmeye alışık olduğum bu lanet şey, aralıksız on iki saattir yağmakta ve şehri kirli beyaz renginde sinsi bir ahtapot gibi sayısız uzantısıyla kavramış durumda.”
“esasında karı severim, yani severdim. ama o zamanlar nasıl işlediği hiç de umurumda olmayan ısıtma sisteminin zımbırtısına bastığımda sıcacık olan bir evim vardı. ancak hayat, namlusuna sürülü magnum marka 45’lik mermisi bulunan ve arada bir tekleyen, kabzasının altında, şarjör ağzının tam sağında gümüş varaklı harflerle “desert eagle” yazan bir tabancaya benzer. bu tabanca elindeyken namluyu alnına dayadığında tetiği çekersen -ki bunu her gün bilinçsizce birçok kez tekrarlarsın- silahın patlama olasılığı çok yüksektir. şahsen ben, büyük bir ivme ile havada uçuşan beyin parçacıklarımı defalarca görmüş ve her seferinde az önce temizlemiş olduğum odanın siyahi bir boya gibi yayılan kanla kirlendiğine üzülmüşümdür.”
“evet, evet. bin bir umutla okuduğum üniversiteden kalan bu soyut konuşma alışkanlığını bırakmam gerektiğinin farkındayım. baştan, ‘ancak hayat’ dediğim kısımdan alalım…”
“avukatımın cezamın hafifletilmesini sağlayabileceği gerekçesi ile savunmama eklediği şekli ile “cinnet geçirip” karımı, ayla’yı, vurduğumdan beri kendimi toparlayamadım. ‘cinnet geçirip’ miş! lanet herif. söylediği hiçbir şey hiçbir boka yaramadı! ardından gelen, on üç senemi yiyen leş kokulu kanalizasyon çukuru, çıkışı olmayan fare deliği! eskişehir cezaevi…”
az önce iç sesinin tüm dürüstlüğüyle ruh halini anlatan semih, şimdi karlar arasında bata çıka kuzeye, tren yolunun karı böldüğü yere doğru ilerlemekte. ancak ne yazık ki ölümün doyumsuz kursağı orada gurlamakta bu gece…
tik… tak… tik… tak…
beş dakika sonra…
acı bir tren düdüğü,
çelik raylar üzerinde sürtünmeden oluşan kıvılcımlar,
orta yaşlı, adı Semih olan bir adamın korku dolu tok çığlığı,
çarpışma anı…
yerde yatan hayat suyu kurumuş koca bir pınar;
içinde Ayla’yı vurmuş olmanın git gide soğuyan huzursuzluğuyla
adamımızın cansız bedeni…
Yazan :
Freefance
Tarih:
Pazartesi, Haziran 19, 2006
Cumartesi, Aralık 24, 2005
Harikalar Diyarından Bir Cuma Kesiti*
Dün, akşam saatlerinde, bir grup kadın ve erkek her zaman gittiğim kafelerden birinde oturmuş sohbet etmekteydi.
Kadınlardan biri koynundan çıkarıp avuçlarına alarak uyumak istediği sıska kalbinden bahsetti, adamlardan biri onu onarcasına gülümseyip başka bir konuya geçti.
Kendisini yavru bir köpeğe benzettiğini söyledi, kadınlardan hiç biri bu benzetmeyi ilk aşamada anlayamadı, bu durumda adam açıklamaya başladı, “yavru köpekler” dedi, “sıcaklık ararlar, kalp atış sesi, bir ten dokunarak uyumak için, işte ben de öyleyim.” Tüm bunları söylerken çırılçıplak, beyaz bir çarşafın üzerine uzanmış eklim püklüm cenin pozisyonuna geçmiş ergin bir erkek geldi gözlerinin önüne, bu kendisiydi.
Kadınlar hep birlikte bu durumu anladıklarını belirtircesine gözlerini önlerine eğerek konuşmaya katılan başka bir kadını dinlemeye başladılar. Ancak aralarından bazıları benzetmeyi saçma bulurken bazıları konuşan adamın az sonra kendilerini taciz etmeye başlayacağından korkarak çekingen kaldılar. Aralarından biri, o konuşmaya başlayan kadın, tümünden farklı düşünüyordu, çünkü kendisinin iki adet yavru köpeği olmuştu geçmişte. Biri, anlattığına göre, ilk zamanlarda ailesinin eve almasını yasakladığı, geceleyin çaktırmadan odaya alındığında kadının karnında uyuyan yavru, diğeri ise, kadın küçükken amcasıyla birlikte dışarıda yattığı zamanlarda koynuna girip sıcaklığını hissederek huzur içinde uykuya dalan ikinci yavruydu. İşte onu tümellikten özelliğe iten, adam konuştuktan sonra söyleyecek söz bulabilmesini sağlayan da buydu.
Duvarların çıtırdamasına, saatin her zamankinden fazla acı çekip feryat figan içinde işlevini sürdürmesine neden olan kısa bir sessizlikten sonra konu değişti. Adamlardan biri acıdan bahsetti, onun merkezini çekim kuvveti olan bir gezegene benzettikten sonra karşısında oturmakta olan kadınların gözlerine odaklamaya çalıştı bakışlarını, zira bu konuyu daha ciddi olan safsatalar sınıfına sokacaktı. Elindeki sigara paketi bir anda acının merkezi olmuştu, onu masanın ortasına koydu, bu sefer küllüğü eline aldı, küllüğü atmosferin sınırına benzetti, ve göreceli bir biçimde sigara paketinden bir miktar uzağa yerleştirdi, böylece anlamlandıramayan bakışlar atıldığında olabildiğine manasız gözüken bir şema çıkarmıştı ortaya. Son olarak çakmağı aldı kadınlardan birinin elinden, bu acıya maruz kalan birey olacaktı. Çakmağı önce sigara paketinin etrafında döndürdü, atmosferin içinde yörüngeye girmiş bir gök cismi geldi gözlerinin önüne, çekimin burada çok yoğun olduğundan bahsetti, sonra yavaş yavaş sigara paketinden uzaklaştırdığı çakmağı kül tablasının bile ötesine götürdü. Çok zeki göründüğünü hissederek “gördün mü bak, çekim azalıyor” dedi ve ekledi “işte, acı da böyledir, merkezden uzaklaştıkça seni çekmez olur.” Son harfler ağzından çıkarken karşısındaki kadınların ilgisini çektiğini görerek haz duymaya başladı. O sırada, kadınlardan biri, adamın elinden aldığı, sigara paketinin etrafında yörüngesel hareketler yaptırarak konuyu pekiştirmeye çalıştığı çakmakla çok mutlu görünüyordu.
Bir adam, ki bu adam ne zaman bir müzik kutusunun cızırtılı sesini duysa ağlamak isterdi, gitmeleri gerektiğini hatırlattı, çünkü kadınların öyle istediğini düşünmekteydi. Kadınlar onu onadı. Her kadının koluna bir adam girdi, ancak adamlardan biri boşta kalmıştı. Üzüldü, ezildi ama söyleyecek hiç bir şey bulamadı. Birkaç adım arkadan takip etti önünde ilerlemekte olan çiftler topluluğunu. Ben, onları uzaklardan izlemekten yorulmuş gözler ve tanrısal duyum gücümle, elinden alınmış şekeriyle ortalarda kalan çocuklar gibiydim yine.
Kadınlardan biri koynundan çıkarıp avuçlarına alarak uyumak istediği sıska kalbinden bahsetti, adamlardan biri onu onarcasına gülümseyip başka bir konuya geçti.
Kendisini yavru bir köpeğe benzettiğini söyledi, kadınlardan hiç biri bu benzetmeyi ilk aşamada anlayamadı, bu durumda adam açıklamaya başladı, “yavru köpekler” dedi, “sıcaklık ararlar, kalp atış sesi, bir ten dokunarak uyumak için, işte ben de öyleyim.” Tüm bunları söylerken çırılçıplak, beyaz bir çarşafın üzerine uzanmış eklim püklüm cenin pozisyonuna geçmiş ergin bir erkek geldi gözlerinin önüne, bu kendisiydi.
Kadınlar hep birlikte bu durumu anladıklarını belirtircesine gözlerini önlerine eğerek konuşmaya katılan başka bir kadını dinlemeye başladılar. Ancak aralarından bazıları benzetmeyi saçma bulurken bazıları konuşan adamın az sonra kendilerini taciz etmeye başlayacağından korkarak çekingen kaldılar. Aralarından biri, o konuşmaya başlayan kadın, tümünden farklı düşünüyordu, çünkü kendisinin iki adet yavru köpeği olmuştu geçmişte. Biri, anlattığına göre, ilk zamanlarda ailesinin eve almasını yasakladığı, geceleyin çaktırmadan odaya alındığında kadının karnında uyuyan yavru, diğeri ise, kadın küçükken amcasıyla birlikte dışarıda yattığı zamanlarda koynuna girip sıcaklığını hissederek huzur içinde uykuya dalan ikinci yavruydu. İşte onu tümellikten özelliğe iten, adam konuştuktan sonra söyleyecek söz bulabilmesini sağlayan da buydu.
Duvarların çıtırdamasına, saatin her zamankinden fazla acı çekip feryat figan içinde işlevini sürdürmesine neden olan kısa bir sessizlikten sonra konu değişti. Adamlardan biri acıdan bahsetti, onun merkezini çekim kuvveti olan bir gezegene benzettikten sonra karşısında oturmakta olan kadınların gözlerine odaklamaya çalıştı bakışlarını, zira bu konuyu daha ciddi olan safsatalar sınıfına sokacaktı. Elindeki sigara paketi bir anda acının merkezi olmuştu, onu masanın ortasına koydu, bu sefer küllüğü eline aldı, küllüğü atmosferin sınırına benzetti, ve göreceli bir biçimde sigara paketinden bir miktar uzağa yerleştirdi, böylece anlamlandıramayan bakışlar atıldığında olabildiğine manasız gözüken bir şema çıkarmıştı ortaya. Son olarak çakmağı aldı kadınlardan birinin elinden, bu acıya maruz kalan birey olacaktı. Çakmağı önce sigara paketinin etrafında döndürdü, atmosferin içinde yörüngeye girmiş bir gök cismi geldi gözlerinin önüne, çekimin burada çok yoğun olduğundan bahsetti, sonra yavaş yavaş sigara paketinden uzaklaştırdığı çakmağı kül tablasının bile ötesine götürdü. Çok zeki göründüğünü hissederek “gördün mü bak, çekim azalıyor” dedi ve ekledi “işte, acı da böyledir, merkezden uzaklaştıkça seni çekmez olur.” Son harfler ağzından çıkarken karşısındaki kadınların ilgisini çektiğini görerek haz duymaya başladı. O sırada, kadınlardan biri, adamın elinden aldığı, sigara paketinin etrafında yörüngesel hareketler yaptırarak konuyu pekiştirmeye çalıştığı çakmakla çok mutlu görünüyordu.
Bir adam, ki bu adam ne zaman bir müzik kutusunun cızırtılı sesini duysa ağlamak isterdi, gitmeleri gerektiğini hatırlattı, çünkü kadınların öyle istediğini düşünmekteydi. Kadınlar onu onadı. Her kadının koluna bir adam girdi, ancak adamlardan biri boşta kalmıştı. Üzüldü, ezildi ama söyleyecek hiç bir şey bulamadı. Birkaç adım arkadan takip etti önünde ilerlemekte olan çiftler topluluğunu. Ben, onları uzaklardan izlemekten yorulmuş gözler ve tanrısal duyum gücümle, elinden alınmış şekeriyle ortalarda kalan çocuklar gibiydim yine.
M. Harun AKGÜN
Yazan :
Freefance
Tarih:
Cumartesi, Aralık 24, 2005
Perşembe, Aralık 15, 2005
Ağrı Kesici*
İkinci kat kafe sıradan bir mekan, biz de sıradan insanlar… Ben, Emre ve onun daha önce hiç görmediğim iki arkadaşı oturmuş sıradan konuşmalar çevirmekteydik, maksat muhabbet. Akrep yelkovanı, yelkovansa akrebi sürekli kovalamaktaydı. En son yelkovana baktığımda akrebi saat 12:00’den beri dördüncüye yakalamış olmasına rağmen hala ısrar etmekte ve akrebin üstünde durmaktaydı… 4:20…
Bir garipliktir başlamıştı, ki bu gariplik soğuk bir şekilde hissettiriyordu kendisini, önce “hava biraz soğuk galiba” sesleri yükseldi arkadaşlardan, sonra “dondum be, burada ısıtma sistemi çalışmıyor herhalde” dedi Emre… Dışarıdan gelen, bir farenin duvarın içini oyarken, bir yılanın kuru yapraklar ve dallar arasında kıvrılırken çıkardığı ses gibi bir çıtırtı dikkatimi çekti. Tabii ki merak ettim ve cama yönelttim bakışlarımı. Hava o kadar soğumuştu ki, çok büyük bir gürültüyle koca bir bulut donup caddeye, yoldan geçmekte olan insanların ve arabaların üzerine düşmüştü aniden. Emre ile göz göze geldik, tam “Sende gördün mü? Lanet olası bulut insanları ezdi!” diyecekken fark ettim, ortamda benden başkası bu olayı görmemiş ve duymamıştı… Kimisi çaylarını yudumlamaya, kimisi ise satranç oynamaya, muhabbet etmeye devam ediyorlardı… Kelimeler düğümlendi boğazımda, bir anda dördüncü boyuta geçmiştim sanki, diğer insanlardan kopmuş hissettim kendimi… İnsanın iliğine işleyen soğuğu artık tüm bedenimde hissetmeye başlamıştım. Donup insanları ezen bulutun mantığını çözmeye çalışırken, tam yanımdaki camda oluşmaya başlayan buz örtüsüne ilişti gözüm. Cam 5 saniye içerisinde aşağıdan başlayarak yukarıya doğru tamamen dondu. Bu arada camın sağ üst köşesinde buzdan bir yazı belirdi “ -39 derece” ve kayboldu. Hangi harikalar diyarıydı burası? Soğuk iliklerime işlemişti ve o sırada oturduğumuz odanın tavanı köşelerden dışarıya doğru kıvrılmaya başladı. Soğuk büzüştürüyordu tavanı… Artık insanlara baktığımda gördüğüm şey az öncekinden çok daha farklıydı. Heykellerdi her biri, çok gerçekçi gözüken gri bedenli cam gözlü heykeller. Olaylar o kadar hızlı gelişmekteydi ki ben sesimi bile çıkartamıyordum, sanki ben de o cam gözlü heykeller gibi donmuştum soğuktan ama ben görebiliyor ve hissedebiliyordum. Sonra düşünmeye başladım, aklıma bir anda yıllar önce buzdolabına bir su şişesi koyarken annemin bana söyledikleri geldi… “Buzluğa dolu şişe koyma, koyarsan patlar”, sonra bu cümleleri Eskişehir’le özdeşleştirdim, şehrin altı sıcak su kaynaklarıyla doluydu ama dışarıdaki soğuk tahminimce onları da dondurmuştu… Donan suyun hacmi genişlemişti ve asfaltı zorlamaktaydı ve korkarım biraz sonra Eskişehir gökyüzünde olacaktı… Son bir hamleyle oynatabildim kafamı, güm diye vurdum önümdeki masaya…
Kafamı derin bir nefes alarak kaldırdım, odamda, yatağımdaydım. Camım açık kalmış ve camdan içeriye giren rüzgar perdemle dans etmekteydi, rüzgar perdemden sıkıldı, masamın üzerindeki fotoğraflara yöneldi, biraz onlarla oynadı havaya kaldırdı, aşağıya indirdi ve nihayet onardan da sıkılıp yere attı… Odam ilgisini çekmemişti ve kaybolup gitti. Küskün perdem hareketsizleşti. Dışarıda küçük bir fırtına vardı. Çakan şimşekler odamı aydınlatıyor ve bana az önce gördüğüm rüyayı unutturmaya çalışıyorlardı. Tuvalete doğru ilerledim, yüzümü yıkadım kafamı kaldırıp aynaya baktığımda bir anda ikinci kat kafede gördüğüm cam gözlü insanlar geldi aklıma. Midem bulandı kusmaya başladım…
Kafamı kaldırdım, cam gözlü insanlar geldi aklıma, aynaya baktım, yüzümü yıkadım yatağıma gidip kafamı yastığıma gömdüm.
Kafamı kaldırdım, önümde bir masa vardı yanımdaki cam donmuştu ve yukarıdan aşağıya çözülmeye başladı, çözülürken üzerindeki yazı dikkatimi çekti “-39 derece”. Camın çözülmesi yaklaşık 5 saniye sürdü. Çözülmekte olan buzlu cama bakarken yerden bir buz kütlesi havalandı ve altından insanlar, arabalar çıktı. Hava artık ısınmaya başlamıştı. Bulunduğum yerde Emre ve onun iki arkadaşı vardı. Daha önce onları görmemişim. Onlardan biri “önemli değil” dedi ve o önemli değil diyen arkadaşa, ağzımdan bir hap çıkarttım, teşekkür ederek uzattım. “Bende ağrı kesici var, al bunu yut çok sağlam” diyerek aldı ve çantasına koydu hapı, ben “Başım çok ağrıyor beyler, ağrı kesicisi olan var mı?” dedim en son…
Bir garipliktir başlamıştı, ki bu gariplik soğuk bir şekilde hissettiriyordu kendisini, önce “hava biraz soğuk galiba” sesleri yükseldi arkadaşlardan, sonra “dondum be, burada ısıtma sistemi çalışmıyor herhalde” dedi Emre… Dışarıdan gelen, bir farenin duvarın içini oyarken, bir yılanın kuru yapraklar ve dallar arasında kıvrılırken çıkardığı ses gibi bir çıtırtı dikkatimi çekti. Tabii ki merak ettim ve cama yönelttim bakışlarımı. Hava o kadar soğumuştu ki, çok büyük bir gürültüyle koca bir bulut donup caddeye, yoldan geçmekte olan insanların ve arabaların üzerine düşmüştü aniden. Emre ile göz göze geldik, tam “Sende gördün mü? Lanet olası bulut insanları ezdi!” diyecekken fark ettim, ortamda benden başkası bu olayı görmemiş ve duymamıştı… Kimisi çaylarını yudumlamaya, kimisi ise satranç oynamaya, muhabbet etmeye devam ediyorlardı… Kelimeler düğümlendi boğazımda, bir anda dördüncü boyuta geçmiştim sanki, diğer insanlardan kopmuş hissettim kendimi… İnsanın iliğine işleyen soğuğu artık tüm bedenimde hissetmeye başlamıştım. Donup insanları ezen bulutun mantığını çözmeye çalışırken, tam yanımdaki camda oluşmaya başlayan buz örtüsüne ilişti gözüm. Cam 5 saniye içerisinde aşağıdan başlayarak yukarıya doğru tamamen dondu. Bu arada camın sağ üst köşesinde buzdan bir yazı belirdi “ -39 derece” ve kayboldu. Hangi harikalar diyarıydı burası? Soğuk iliklerime işlemişti ve o sırada oturduğumuz odanın tavanı köşelerden dışarıya doğru kıvrılmaya başladı. Soğuk büzüştürüyordu tavanı… Artık insanlara baktığımda gördüğüm şey az öncekinden çok daha farklıydı. Heykellerdi her biri, çok gerçekçi gözüken gri bedenli cam gözlü heykeller. Olaylar o kadar hızlı gelişmekteydi ki ben sesimi bile çıkartamıyordum, sanki ben de o cam gözlü heykeller gibi donmuştum soğuktan ama ben görebiliyor ve hissedebiliyordum. Sonra düşünmeye başladım, aklıma bir anda yıllar önce buzdolabına bir su şişesi koyarken annemin bana söyledikleri geldi… “Buzluğa dolu şişe koyma, koyarsan patlar”, sonra bu cümleleri Eskişehir’le özdeşleştirdim, şehrin altı sıcak su kaynaklarıyla doluydu ama dışarıdaki soğuk tahminimce onları da dondurmuştu… Donan suyun hacmi genişlemişti ve asfaltı zorlamaktaydı ve korkarım biraz sonra Eskişehir gökyüzünde olacaktı… Son bir hamleyle oynatabildim kafamı, güm diye vurdum önümdeki masaya…
Kafamı derin bir nefes alarak kaldırdım, odamda, yatağımdaydım. Camım açık kalmış ve camdan içeriye giren rüzgar perdemle dans etmekteydi, rüzgar perdemden sıkıldı, masamın üzerindeki fotoğraflara yöneldi, biraz onlarla oynadı havaya kaldırdı, aşağıya indirdi ve nihayet onardan da sıkılıp yere attı… Odam ilgisini çekmemişti ve kaybolup gitti. Küskün perdem hareketsizleşti. Dışarıda küçük bir fırtına vardı. Çakan şimşekler odamı aydınlatıyor ve bana az önce gördüğüm rüyayı unutturmaya çalışıyorlardı. Tuvalete doğru ilerledim, yüzümü yıkadım kafamı kaldırıp aynaya baktığımda bir anda ikinci kat kafede gördüğüm cam gözlü insanlar geldi aklıma. Midem bulandı kusmaya başladım…
Kafamı kaldırdım, cam gözlü insanlar geldi aklıma, aynaya baktım, yüzümü yıkadım yatağıma gidip kafamı yastığıma gömdüm.
Kafamı kaldırdım, önümde bir masa vardı yanımdaki cam donmuştu ve yukarıdan aşağıya çözülmeye başladı, çözülürken üzerindeki yazı dikkatimi çekti “-39 derece”. Camın çözülmesi yaklaşık 5 saniye sürdü. Çözülmekte olan buzlu cama bakarken yerden bir buz kütlesi havalandı ve altından insanlar, arabalar çıktı. Hava artık ısınmaya başlamıştı. Bulunduğum yerde Emre ve onun iki arkadaşı vardı. Daha önce onları görmemişim. Onlardan biri “önemli değil” dedi ve o önemli değil diyen arkadaşa, ağzımdan bir hap çıkarttım, teşekkür ederek uzattım. “Bende ağrı kesici var, al bunu yut çok sağlam” diyerek aldı ve çantasına koydu hapı, ben “Başım çok ağrıyor beyler, ağrı kesicisi olan var mı?” dedim en son…
Yazı :M. Harun AKGÜN
Yeniden Düzenleme :Baskabisi
(Geçen kıştan deneysel bir çalışma)
Yazan :
Freefance
Tarih:
Perşembe, Aralık 15, 2005
Cuma, Aralık 02, 2005
Eşek Öldüren Güneşi *
Farkında değilsin, kimse değil. Ben? Ben bile değilim. Olamadım. Hayatımın en güzel, hayatımın en karmaşık, hayatımın en özel günleri sanırım geçti seninle. Haz duydum farkında olmadan her anımdan, her bakışından, her nefesimden senin kokunla dolu... Şimdi sigara dumanını çekiyorum içime, odamda bulunması eskiden sıradan olan senin kokun yerine.
Bakıyorum siyah beyaz hayata, bir damla yaş birikiyor gözümün çukurunda, tereddütle akamıyor aşağı, biriken yaşın oluşturduğu pirizmada kırılıyor ölgün ışık, gözümün içinde sahte renklerden oluşturuyor bir gökküşağı. Aynen hayaller gibi, boşuna?
Şiirsel saçmalıklar dökülüyor ağzımdan, yere çarpıp zıplayarak vucuduma saplanıyor keskin kelime uçları, çünkü onları benden başka fark eden, anlayan yok.
Hayatım kendini tekrar edip duran bir çember, sen o çemberi kaplayan varaktaki parıltı. Gözümü alıyorsun, gönlümü, benliğimi, beni...
Sen, ki sen değilsin artık, tırmanıyorsun merdivenleri, kapımın önündeki holde duruyorsun. Ayaklarının ucundaki beton kıpırdıyor, hareleniyor kırmızı, turuncu ,sarı ve mavi halkalarla. Halkalar yayılıyor apartmanda, renklendiriyor gri tonlarındaki tabanı, duvarları ve tavanı.
Merdivene koyuyorsun bir ayağını, dalgalanıyor tüm bina ritmik bir edayla, çözmeye başlıyorsun tüm gücüyle bacağını sarmış bağcıkları. Karıncalanıyor görüntü, kan basıncı artık had safada. Arkandaki duvarkağıdının ölü renkleri canlanıyor yavaş yavaş, bir orkide açılıyor bembeyaz taç yapraklarıyla, hemen altında birkaç papatya.
Şehvetli bir akdeniz kadını gibi kıvrılarak ulaşıyor kokun burnuma, iki cümle geçiyor aklımdan, "işte yine o, işte yine kadınım..." Tüm hayat canlanıyor, ilkbahar gibi yavaşça süzülüyorsun canımın çekirdeğine, çiçek açıyor, piç veriyor yüreğim.
Sonra kar başlıyor aniden, bencil rüzgar tüm süratiyle yolculuğa çıkıyor yeniden, yol olarak kullandığı yüreğimi, yeni çıkan sürgünlerimi umursamadan bır çırpıda eziyor. Şimdi dağlanmış kalbim ve ben, kalan son filizlerimle sarılmaya çalışıyorum hayata, çünkü odamdasın, çünkü yanımdasın... Acaba gerçek mi tüm bunlar? Olmaz... Olamaz... Kurmuyorum ki!
Bakıyorum siyah beyaz hayata, bir damla yaş birikiyor gözümün çukurunda, tereddütle akamıyor aşağı, biriken yaşın oluşturduğu pirizmada kırılıyor ölgün ışık, gözümün içinde sahte renklerden oluşturuyor bir gökküşağı. Aynen hayaller gibi, boşuna?
Şiirsel saçmalıklar dökülüyor ağzımdan, yere çarpıp zıplayarak vucuduma saplanıyor keskin kelime uçları, çünkü onları benden başka fark eden, anlayan yok.
Hayatım kendini tekrar edip duran bir çember, sen o çemberi kaplayan varaktaki parıltı. Gözümü alıyorsun, gönlümü, benliğimi, beni...
Sen, ki sen değilsin artık, tırmanıyorsun merdivenleri, kapımın önündeki holde duruyorsun. Ayaklarının ucundaki beton kıpırdıyor, hareleniyor kırmızı, turuncu ,sarı ve mavi halkalarla. Halkalar yayılıyor apartmanda, renklendiriyor gri tonlarındaki tabanı, duvarları ve tavanı.
Merdivene koyuyorsun bir ayağını, dalgalanıyor tüm bina ritmik bir edayla, çözmeye başlıyorsun tüm gücüyle bacağını sarmış bağcıkları. Karıncalanıyor görüntü, kan basıncı artık had safada. Arkandaki duvarkağıdının ölü renkleri canlanıyor yavaş yavaş, bir orkide açılıyor bembeyaz taç yapraklarıyla, hemen altında birkaç papatya.
Şehvetli bir akdeniz kadını gibi kıvrılarak ulaşıyor kokun burnuma, iki cümle geçiyor aklımdan, "işte yine o, işte yine kadınım..." Tüm hayat canlanıyor, ilkbahar gibi yavaşça süzülüyorsun canımın çekirdeğine, çiçek açıyor, piç veriyor yüreğim.
Sonra kar başlıyor aniden, bencil rüzgar tüm süratiyle yolculuğa çıkıyor yeniden, yol olarak kullandığı yüreğimi, yeni çıkan sürgünlerimi umursamadan bır çırpıda eziyor. Şimdi dağlanmış kalbim ve ben, kalan son filizlerimle sarılmaya çalışıyorum hayata, çünkü odamdasın, çünkü yanımdasın... Acaba gerçek mi tüm bunlar? Olmaz... Olamaz... Kurmuyorum ki!
M. Harun AKGÜN
Yazan :
Freefance
Tarih:
Cuma, Aralık 02, 2005
Çarşamba, Kasım 30, 2005
Çözüm *
"Olmasaydı böyle...", "Yaşamasaydık" yada "Keşke" dememizin bir yararının kalmadığı, anlatının doruk noktasından düşüşe geçtiği o tek sayfalık kısımdayız şimdi.
Kitabın daha çok satması planlanarak, yazar denen o tanrısal varlığa yardımcı olmak için, "doruk" kısmında devreye girmişti duygularım... Ama yazar baktı ki olmayacak, bir yerlerde bitmeli bu hikaye, devreye sokmak zorunda kaldı ikinci kahramanı...
En azından esas oğlan tip değiştirmiş olsa da, esas kız yoluna devam ediyor, ve artık yazar kitabın son sayfasını da bitirip parça pörçük sayfaları bir araya getirip son kez okuyacak eserini... Baskıya yollamadan önce...
Kitap içindeki karakterlerin kitabın bütünü için bir şey düşünmesine mahal yoktur... Eski esas oğlan kitap için bir şey düşünemez yazar istemeden... Yazar zaten kendisini bir tip yerine koymamış eserinde... Tanrısal anlatıcı metodunu seçmiş kitabı kaleme alırken.
Dedim ya... keşkeler söylendi, dualar bile edildi, ağıt da yakıldı… Ama hepsi kurmaca kaldı sanırım bu iki kalın kartondan kitap kapakçığı arasında. Hak ettik saygıyı, ya da etmedik... Sevdik, ya da sevmedik... Geçmişin hayaletleriyiz daktilo harfleriyle kazınmışız sayfalara... Can acıtsa da, okumak, tekrar tekrar okumak soluğumu düğümlese de...
Benim için iki esas kız vardı o kitabın sayfaları arasında, biri kitabın serim ve düğüm bölgeleri arasında sıkışıp kalan, daha fazla ilerleyememesine sebep olduğum esas kız, esas oğlanın, yani ilk esas oğlanın istemeden mahvettiği, acıtıyor beni bunu söylemek ama, gerçekten istemeden mahvettiği, esas kız. Hala bir şeylerini benimle taşıdığım kişi, hala sonsuz derecede saygı duyduğum kişi, dünya üzerinde herkesten ve her şeyden fazla değer verdiğim kişi... O gözleri parlayan, etrafa attığı her bakışta benim olan...
Benim için tanrısal yazarın o kitaba koyduğunu sandığım kişi... Çünkü ben kendimi hep esas oğlan sanmıştım. Ne kadar da tipik bir karakterim oysa...
Diğeri de, hepimizin tanıdığı, karakter değişimine, duygu değişimine, kısacası istekli veya isteksiz mutasyona uğrayan esas kız. İşte o esas kız, bugünkü konuşmalarımın muhatabı...
Neyse... Bırakalım da yazar rahat rahat görsün işini... Son noktayı koyup kitabın hitabet sayfasını yazsın... hiç bilmediğimiz hiç tanımadığımız insanlara hitab edilen bir romanda çiziktirilmiş tipler olmaktan ileri gidemeyelim bizde.
Bilinmez, belki adam bir cilt daha yazar... Kimler yer alır o ciltte, neler olur...
Bilinmez...
Yazarın yüce adaleti karşısında teslim olmaktan başka ne yapabiliriz ki ?
Kitabın daha çok satması planlanarak, yazar denen o tanrısal varlığa yardımcı olmak için, "doruk" kısmında devreye girmişti duygularım... Ama yazar baktı ki olmayacak, bir yerlerde bitmeli bu hikaye, devreye sokmak zorunda kaldı ikinci kahramanı...
En azından esas oğlan tip değiştirmiş olsa da, esas kız yoluna devam ediyor, ve artık yazar kitabın son sayfasını da bitirip parça pörçük sayfaları bir araya getirip son kez okuyacak eserini... Baskıya yollamadan önce...
-Saygı duyulmayan bir şeyin baskıya gitmesine ne gerek var?, yazarı bile saygı duymuyorsa.. Özel kalan şeylere yapılır bu.
Kitap içindeki karakterlerin kitabın bütünü için bir şey düşünmesine mahal yoktur... Eski esas oğlan kitap için bir şey düşünemez yazar istemeden... Yazar zaten kendisini bir tip yerine koymamış eserinde... Tanrısal anlatıcı metodunu seçmiş kitabı kaleme alırken.
-Sorun da o ya zaten keşke karakterlerden biri olsaydı... Olsaydı da esas kızla birebir yaşayabilseydi.
Dedim ya... keşkeler söylendi, dualar bile edildi, ağıt da yakıldı… Ama hepsi kurmaca kaldı sanırım bu iki kalın kartondan kitap kapakçığı arasında. Hak ettik saygıyı, ya da etmedik... Sevdik, ya da sevmedik... Geçmişin hayaletleriyiz daktilo harfleriyle kazınmışız sayfalara... Can acıtsa da, okumak, tekrar tekrar okumak soluğumu düğümlese de...
Benim için iki esas kız vardı o kitabın sayfaları arasında, biri kitabın serim ve düğüm bölgeleri arasında sıkışıp kalan, daha fazla ilerleyememesine sebep olduğum esas kız, esas oğlanın, yani ilk esas oğlanın istemeden mahvettiği, acıtıyor beni bunu söylemek ama, gerçekten istemeden mahvettiği, esas kız. Hala bir şeylerini benimle taşıdığım kişi, hala sonsuz derecede saygı duyduğum kişi, dünya üzerinde herkesten ve her şeyden fazla değer verdiğim kişi... O gözleri parlayan, etrafa attığı her bakışta benim olan...
Benim için tanrısal yazarın o kitaba koyduğunu sandığım kişi... Çünkü ben kendimi hep esas oğlan sanmıştım. Ne kadar da tipik bir karakterim oysa...
Diğeri de, hepimizin tanıdığı, karakter değişimine, duygu değişimine, kısacası istekli veya isteksiz mutasyona uğrayan esas kız. İşte o esas kız, bugünkü konuşmalarımın muhatabı...
Neyse... Bırakalım da yazar rahat rahat görsün işini... Son noktayı koyup kitabın hitabet sayfasını yazsın... hiç bilmediğimiz hiç tanımadığımız insanlara hitab edilen bir romanda çiziktirilmiş tipler olmaktan ileri gidemeyelim bizde.
Bilinmez, belki adam bir cilt daha yazar... Kimler yer alır o ciltte, neler olur...
Bilinmez...
Yazarın yüce adaleti karşısında teslim olmaktan başka ne yapabiliriz ki ?
M. Harun AKGÜN
Yazan :
Freefance
Tarih:
Çarşamba, Kasım 30, 2005
25 Ağustos 1983 - II
(Önceki bölüm)
Jorge Luis Borges
II
..."Ne tuhaf," dedi, "biz iki kişiyiz ve aynı kişiyiz. Ancak rüyalarda hiçbir şey tuhaf değildir."
Korkmuş bir halde sordum:
"O halde tüm bunlar rüya mı?"
"Bu, eminim ki benim son rüyam."
Eliyle komodinin mermeri üzerinde duran boş şişeyi gösterdi.
"Bununla beraber, siz, bu geceye varana dek pek çok rüya görmek zorunda kalacaksınız. Hangi tarihtesiniz?"
Dalgın bir şekilde, "Tam olarak bilmiyorum," dedim. "Ama dün yetmiş yaşıma girdim."
"Sen uyanık halde bu geceye vardığında, dün itibariyle seksen dört yaşını doldurmuş olacaksın. Bugün 25 Ağustos 1983'teyiz."
"O kadar yıl bekleyeceğim yani," diye mırıldandım.
Sert bir şekilde, "Artık benim için başka gün kalmadı," dedi, "her an ölebilirim, bilinmezliğin içinde kendimi kaybedebilir ve ikizimle beraber rüyalar görmeye devam ederim. Aynaların ve Stevenson'un ilham ettiği malum konu."
Stevenson'u anmasının ukalalık değil de bir çeşit veda olduğunu hissettim. Ben O'ydum ve anlıyordum. Shakespeare olmak ve hatırlamaya değer cümleler sarf etmek için dakikalar yeterli değildi. Dalgınlığından sıyrılması için şöyle söyledim:
"Başına bunun geleceğini biliyordum. Yıllar önce burada, alt kattaki odalardan birinde, bu intaharın tarihini anlatan müsveddeyi hazırlamaya başlamıştık."
Sanki anılarını tazeliyormuş gibi ağır bir biçimde, "Evet" diye karşılık verdi. "Ama bir bağlantı görmüyorum. O müsveddedeki Androgué'ye gidiş bölümünü çıkarmış ve Las Delicias otelinin, diğer odalardan uzaktaki 19 numaralı odasına çıkmıştım. Orada intihar etmiştim."
"Bu yüzden buradayım," dedim.
"Burada mı? Her zaman buradayız. Maipu Sokağı’ndaki evde gördüğüm rüyada sen buradasın. Rüyamda buraya geliyorum, ana kucağı gibi olmuş bu odaya.”
“Ana kucağı gibi,” diye tekrarladım anlamak istemeden. “Rüyamda seni 19 numaralı odada görüyorum, şu yukardan apartman boşluğuna bakan.”
“Kim kimi görüyor rüyasında? Rüyamda seni görüdüğümü biliyorum ama sen de beni rüyanda görüyor musun bilemem. Adrogué oteli yirmi, belki de otuz yıl önce yıkıldı gitti. Kim bilir.”
Açık seçik bir meydan okumayla “Rüyayı gören benim,” dedim.
“Tek kişi mi rüya görüyor yoksa iki kişi birbirini rüyasında mı görüyor? Asıl meselenin bu olduğunu fark etmiyorsun.”
Korkmuş bir halde sordum:
"O halde tüm bunlar rüya mı?"
"Bu, eminim ki benim son rüyam."
Eliyle komodinin mermeri üzerinde duran boş şişeyi gösterdi.
"Bununla beraber, siz, bu geceye varana dek pek çok rüya görmek zorunda kalacaksınız. Hangi tarihtesiniz?"
Dalgın bir şekilde, "Tam olarak bilmiyorum," dedim. "Ama dün yetmiş yaşıma girdim."
"Sen uyanık halde bu geceye vardığında, dün itibariyle seksen dört yaşını doldurmuş olacaksın. Bugün 25 Ağustos 1983'teyiz."
"O kadar yıl bekleyeceğim yani," diye mırıldandım.
Sert bir şekilde, "Artık benim için başka gün kalmadı," dedi, "her an ölebilirim, bilinmezliğin içinde kendimi kaybedebilir ve ikizimle beraber rüyalar görmeye devam ederim. Aynaların ve Stevenson'un ilham ettiği malum konu."
Stevenson'u anmasının ukalalık değil de bir çeşit veda olduğunu hissettim. Ben O'ydum ve anlıyordum. Shakespeare olmak ve hatırlamaya değer cümleler sarf etmek için dakikalar yeterli değildi. Dalgınlığından sıyrılması için şöyle söyledim:
"Başına bunun geleceğini biliyordum. Yıllar önce burada, alt kattaki odalardan birinde, bu intaharın tarihini anlatan müsveddeyi hazırlamaya başlamıştık."
Sanki anılarını tazeliyormuş gibi ağır bir biçimde, "Evet" diye karşılık verdi. "Ama bir bağlantı görmüyorum. O müsveddedeki Androgué'ye gidiş bölümünü çıkarmış ve Las Delicias otelinin, diğer odalardan uzaktaki 19 numaralı odasına çıkmıştım. Orada intihar etmiştim."
"Bu yüzden buradayım," dedim.
"Burada mı? Her zaman buradayız. Maipu Sokağı’ndaki evde gördüğüm rüyada sen buradasın. Rüyamda buraya geliyorum, ana kucağı gibi olmuş bu odaya.”
“Ana kucağı gibi,” diye tekrarladım anlamak istemeden. “Rüyamda seni 19 numaralı odada görüyorum, şu yukardan apartman boşluğuna bakan.”
“Kim kimi görüyor rüyasında? Rüyamda seni görüdüğümü biliyorum ama sen de beni rüyanda görüyor musun bilemem. Adrogué oteli yirmi, belki de otuz yıl önce yıkıldı gitti. Kim bilir.”
Açık seçik bir meydan okumayla “Rüyayı gören benim,” dedim.
“Tek kişi mi rüya görüyor yoksa iki kişi birbirini rüyasında mı görüyor? Asıl meselenin bu olduğunu fark etmiyorsun.”
Devam Edecek
Jorge Luis Borges
Yazan :
Freefance
Tarih:
Çarşamba, Kasım 30, 2005
Salı, Kasım 29, 2005
25 Ağustos 1983 - I
I
Küçük istasyonda, saatin gecenin on biri olduğunu fark ettim. Otele yürüyerek gittim. Daha önceleri olduğu gibi, tanıdık yerlerde bizi ele geçiren kendini bırakma ve rahatlama duygusunu hissettim. Büyük ve geniş kapı açıktı; bina karanlıklar içindeydi. Solgun aynaları salondaki bitkileri çoğaltan lobiye girdim. Şaşırtıcı bir şekilde otelin sahibi beni hatırlamadı ve kayıt defterini uzattı. Bankoya bağlı duran tüy kalemi aldım, bronzdan mürekkep hokkasında ıslattım ve açık duran deftere eğildiğimde, o gecenin bana sunacağı sürprizlerden ilkiyle karşılaştım. Benim ismim, yani Jorge Luis Borges, zaten deftere yazılmıştı ve yazının mürekkebi henüz kurumamıştı.
Otelin sahibi şöyle söyledi:
"Yukarı çıkmış olduğunuzu sanıyordum."
Sonra bana dikkatlice baktı ve hatasını düzeltti:
"Özür dilerim beyefendi. Diğeri size öyle benziyor ki, ama siz daha gençsiniz."
Hemen sordum:
"Oda numarası kaç?"
"19 numarayı istedi," diye cevap verdi.
Korktuğum başıma gelmişti.
Tüy kalemi bıraktım ve koşarak merdivenleri tırmandım. 19 numaralı oda ikinci kattaydı, bir korkuluk ve hatırladığım kadarıyla bir bankın bulunduğu derme çatma bir apartman boşluğuna bakıyordu. Otelin en tepedeki odasıydı. Kapı kolunu çevirdim, kapı direnmeden açıldı. Avizenin ışıkları yanıyordu. Merhametsiz ışığın altında kendimi seçebildim. Demirden dar yatakta sırtı bana dönük, daha zayıf ve çok solgun, tavandaki alçı kabartmalara dalmış halde öylece duruyordu diğer ben. Sesi bana ulaştı. Tam olarak benim sesim değildi; daha çok ses kayıt cihazlarından duymaya alıştığım, sesimin nankör ve renksiz bir tonuydu...
Otelin sahibi şöyle söyledi:
"Yukarı çıkmış olduğunuzu sanıyordum."
Sonra bana dikkatlice baktı ve hatasını düzeltti:
"Özür dilerim beyefendi. Diğeri size öyle benziyor ki, ama siz daha gençsiniz."
Hemen sordum:
"Oda numarası kaç?"
"19 numarayı istedi," diye cevap verdi.
Korktuğum başıma gelmişti.
Tüy kalemi bıraktım ve koşarak merdivenleri tırmandım. 19 numaralı oda ikinci kattaydı, bir korkuluk ve hatırladığım kadarıyla bir bankın bulunduğu derme çatma bir apartman boşluğuna bakıyordu. Otelin en tepedeki odasıydı. Kapı kolunu çevirdim, kapı direnmeden açıldı. Avizenin ışıkları yanıyordu. Merhametsiz ışığın altında kendimi seçebildim. Demirden dar yatakta sırtı bana dönük, daha zayıf ve çok solgun, tavandaki alçı kabartmalara dalmış halde öylece duruyordu diğer ben. Sesi bana ulaştı. Tam olarak benim sesim değildi; daha çok ses kayıt cihazlarından duymaya alıştığım, sesimin nankör ve renksiz bir tonuydu...
(Devam)
Jorge Luis Borges
Yazan :
Freefance
Tarih:
Salı, Kasım 29, 2005
Pazar, Kasım 27, 2005
Şehirlerarası II *
(Önce "Şehirlerarası I"i okuyun.)
M.Harun AKGÜN
./..
Morsun.
Mor, doğuda Beyaz Rusya sınırındaki Chernihiv şehrinde ölümün rengi. Depresyonun, bunalımın rengi.
Sen morsun, ama ölmüyorsun. Depresyonda mısın? Bilmiyorsun…
Camdan arabanın içine dolan uğultulu rüzgar arabanın bağırışlarını duymanı önlüyor biraz, ama yine de morsun. bir şeyler yapman gerektiğini düşünüyorsun.
Gerisi önemli değil...
Mor, doğuda Beyaz Rusya sınırındaki Chernihiv şehrinde ölümün rengi. Depresyonun, bunalımın rengi.
Sen morsun, ama ölmüyorsun. Depresyonda mısın? Bilmiyorsun…
Camdan arabanın içine dolan uğultulu rüzgar arabanın bağırışlarını duymanı önlüyor biraz, ama yine de morsun. bir şeyler yapman gerektiğini düşünüyorsun.
Gerisi önemli değil...
./..
M.Harun AKGÜN
Yazan :
Freefance
Tarih:
Pazar, Kasım 27, 2005
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)