uyuşturucu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uyuşturucu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ekim 03, 2008

9 Gram

İki gramın ezici ağırlığı mumun üzerinde tuttuğum kaşığı aşağı çekiyor. Kaşık kapkara. Tüm günahlarımıza yeminli şahitlik ediyor. Üç kişiyiz. Ahmet uyuyor, Gökçen ve ben salonun ortasında diz çökmüş, ölümün çeşmesinden payımıza düşeni almayı bekliyoruz. Elimde tuttuğum metal kaşık, katıksız zıvanadan çıkmışlığın, cehennemin davetiyesi, elimi yakmaya başlıyor. Kusursuz çözelti kaynıyor. Gökçen estetik operasyonla sildirdiği ve kanaması bir türlü durmayan dövmesinden yakınıyor. Serumun gergin varlığı sol pazımda kendini hissettiriyor.

“Bekle” diyebiliyorum sadece, “halledeceğiz.”

Ilık sıvıyla dolu şırınganın iğnesi hiç de bakir olmayan bedenimde bir delik daha açıyor ve artık niceliğini unuttuğum bilmem kaçıncı orgazmımı tersten yaşıyorum. Sonrası pür bir aydınlık, bembeyazlık içinde kaybolmuş bir kar tanesi ya da engin bir denize düşen bir yağmur damlası… Nesnelerin sınırları kayboluyor. Fonda 9. Senfoni çalıyor. Sonsuz bir ritmin notaya dökülmüş halindeki “sus” oluyorum ve orada takılıp kalıyorum. Mozart dâhil tüm orkestra durup bana bakıyor çünkü ben kusursuzluğu yırtan trompetçiyim. Do majör yerine Re üfleyiveriyorum. Zamanın siniri bozuluyor, aksak adımlarla bir ileri bir geri gidiyor. Çizik bir plak gibi takılıp aynı kelimeyi tekrar edip duruyor;

Kayıp, kayıp, kayıp…

Tuvalette kendime gelir gibi oluyorum. Aksim aynadan bakıyor ve bana soruyor; “Gökçen ne âlemde?” Kız arkadaşım, koca bir yılı birlikte geçirdiğim kadın. Meraklanıyorum, apar topar dönüyorum salona. Gökçen yerde, şırınga hala kolunda. Takriben 7 gram eroin içermesi gereken küçük poşet bomboş. Gökçen’in ağzındaki köpükler acı gerçeği yüzüme vuruyor. Kalp atışlarım her vuruşta pencereleri titretiyor ve karanlık aydınlığa galip geliyor…

İnanılmaz bir suçluluk duygusuyla uyanıyorum. Ahmet yanı başımda. Göz bebekleri göz bebeklerime mıhlanmış.

“Hatırlıyorsun lanet olası!” diyor, “hatırlıyorsun…” sesi çekiç, örs, üzengi düzeneğimde yankılanıyor.

Hatırlıyorum… Gökçen’i gözümde yaşlarla ağabeyimin Kongo’suna taşıdığımı, arabayı çılgınca kullanıp hastaneye ulaştığımı, hayatımın manası olan kadını, daha doğrusu ondan geriye kalanı acil giriş kapısındaki boş sedyeye yatırışımı, açık kalmış göz kapaklarını lanet olası parmaklarımla kapayışımı ve çaresizce oradan kaçışımı hatırlıyorum…

Onun altın vuruşu, benim altın kaçışım…

Sonuçta teslim oluyorum işte, suçum başkasına uyuşturucu temin etmek ve ölümüne sebebiyet vermek olarak geçiyor kayıtlara.

Çarşamba, Ekim 25, 2006

Bırak Kendini

Genzim yanıyor!

Şehrin çatısı; Pelenor Fields… Bir kayanın üzerinde oturuyorum. Kuzeye, Güneye, Doğuya ve Batıya uzanan hiçliğin tam ortası. Ayağımda spor ayakkabılarım, üzerimde yeni keşfettiğim renk cümbüşü kıyafetlerim, aklım yedi tepede. Rüzgâr esiyor. Ayaklarımın altındaki kel toprak zihnimde radyoaktif bir serpinti alanını resmediyor. Ağlamaklıyım bugün. Bir kuşun çığlığı pür dikkat dinlediğim ve kendimi ritmine kaptırdığım sessizliği yararak dikkatimi tarlaların ortasında bitmiş yalnız bir ağaca yöneltiyor. Al sana özdeşlik.

Düşünüyorum;

Bırak kendini; bunu söylemeye çalıştın bana değil mi? Bırak… Korku dolu bir tümce bu. Aynada sana bakanın başka biri olması korkusu… Bırak kendini, böylece daha iyi anlatabilirsin, kelimeler sevişsin. Bedenimizin eksiğini kelimelere yükleyebilelim diye bırak kendini. Bırak kendini, lanet herif! Bırak! Sonuçta hem istediğini alacaksın, hem de muktedir olacaksın istediğimi vermeye. Bu yüzden bırak kendini. Başkalarını anlatma bana, senin ereğin kendine. Sadece bırak…

Bu muydu anlatmak istediğin?

Çık bedeninden, döne döne uzaklaş kendinden, aşağıdaki siluetine bak. Tam yol ileri, ışık hızı, istikamet dünyanın dönüş yönünün tersi;

FLASHBACK!

10 Temmuz 1999;
Müzikal bir hayat. Bir aşk; Ezgi. Bir dost; Yener.

Yüce dostluk… Güvenilesi tek icadı mucit varlığımızın.
Yumruklanan kapı, aşina bir ses; “Harun! Yardım… Bileklerimi yarıp içinden hayatımı çıkardım…”
Metalik gri Uno, 130 Km/hız’a sabitlenmiş kadran, arka koltukta yatan şuursuz Yener, Acil Servis…
Tekrar merhaba dostum… Hayatın ve sana tekrar merhaba.

15 Temmuz 1999;
Ey aşk… İnanılası tek mucizesi peygamber bedenlerimizin.
Sarmaşık bedenim. Göğüslerimde bir kadının göğüsleri, ellerim kalçasında. Ezgim! Dudaklarım kulaklarına değiyor, Bir tümce ağzımdan kopup gidiyor sonsuzluğa, “Beni bırakma…”

23 Temmuzu aynı yılın;
Lanet sanrı… Tiksinilesi tek yaratısı sanatçı beyinlerimizin.
“Yener; daha fazla kullanmayalım!”
“…”
“Dostum, ben çok özledim!”
“…”
“Sana diyorum ya! Sesimi duyuyor musun?”
Avazım çıkıyor…
“Duyuyorum… Çağır…”
“Çağır???”
“…”
“Tamam. Sakalın yapıştırıcı olmuş…”
“…”

Ezgim. Peyda oluyor hiçlikten.
Sanrı?
K-E-Ş-K-E-!
Eğlence, sohbet, dokunuş, hiçlikte kayboluş…
Ben miyim o sevişen? O inilti benden mi geldi?
Arkaya dönen kafa, işte lanetim karşımda.
Toprağın kucağında yarı çıplak Ezgim, üzerine Yener’i giymiş.
“Ne oluyor burada???”
“…”
“Yener!”
“…”
“YENER!!!”
“…”
“YETER!”
Bir bira şişesi elimin çekimine takılıyor, avucumda paramparça, avucumla…
“Lanet olsun, lanet olsun, lanet!”
Boğuk bir ses yükseliyor karşıdaki et yumağından;
“Ağzımda bir dil var Harun… Sana cevap veremiyorum…”
…

Kan…

Harun? Harun çoktan soğuruldu bile… İki tepe ileride çöküp kaldı bir kayanın üzerine. Öz sıvısının kalbinden çıkışını, omzundan geçip koluna akışını, oradan eline geçişini, elinden yere damlayışını ve yerde soğuyuşunu tüm kızıllığıyla yaşıyor içinde.
Akan kan değil… Tutku soğuyor toprağın bağrında.
Dostluk ve aşk birbirini nötrlüyor…

Bu olabilir mi duymak istediğin?

Aşağıda siluetin, geri dön ona…
Yağmur bulutları bir buçuk metre üzerimde, hani uzansam tutabilecek gibiyim nemli pamukçukları. Kafamı sağa çeviriyorum; bir orman. Üç yüz metre mesafe. Sol; alabildiğine nadas, alabildiğine bozkır. Ortada ben varım yine, tam ortada…
Dünyayı benim olduğum noktadan ikiye kessen eşit iki parça düşer uzay boşluğuna.

Genzim hala yanıyor.

Aklımdasın…

10 Ekim 2006 Salı

Nerede Kalmıştık Canım?

Çıplak tenimden çıkan dumanı gördüğümde kendime henüz gelemediğimi sanmıştım.Daha önce hiç bulunmadığım bir banyodaydım. Mis gibi yumuşatıcı kokan yüz havluları lavabonun yanındaki askılardan sarkıyordu. Aynada, elmacık kemiklerimin altına kadar morarmış göz altlarımı ve hafif tırnak çizikleriyle dolu çıplak bedenimi belime kadar görebiliyordum. Göremediğim kısımları kafamı aşağı eğerek kontrol ettim. Her şey yerli yerindeydi ve sıkı bir ereksiyon yaşıyordum. Kalçamda muhtemelen uzun tırnaklı bir elin yoğun mıncıklamalarından kaynaklanan hafif bir acı duyuyordum. Sol kulağımın arkasından aşağı süzülen bir su damlası, boynumdan geçerek göğsümün etrafındaki kıllara takıldı. Bir su damlasından dahi tahrik olabilecek durumdaydım Dizginlenemeyen tutkularım beynime dışarıda ne olduğunu öğrenmesini dikte ediyordu. Fakat beynimin de planları vardı.

Banyo kapısının yanında duran, kırmızı, pembe ve yeşil çiçek desenleriyle kaplı çamaşırlık dikkatimi çekti. Önce kapıya yaklaştım, kulağımı dayayarak dışarıdan gelebilecek herhangi bir sesi duymaya çalıştım. Çıt çıkmıyordu. Çamaşırlığın kapağını yavaşça kaldırdım. Nedense aklıma ağabeyimin porno dergilerini çaktırmadan karıştırdığım günler geldi. İlk gözüme çarpan noel baba desenleriyle kaplı lacivert bir erkek boxerıydı. Çamaşırları tıbbi atıkları kurcalayan bir çöpçü dikkatiyle eşeliyordum; bir slip don, “V” yaka bir erkek atleti, üzerinde emniyet müdürlüğü amblemli bir iğne unutulmuş lacivert çizgili boyunbağı, bir çift az kokulu çorap… Nasıl olur? Oysa ben çamaşırlıkta birkaç pembe kurdeleli g-string, dantelli sutyen, belki bir çift jartiyer ya da hiç olmadı turuncu bir kadın bodysi bulmayı hayal ediyordum.

Pür dikkat kapattığım çamaşırlığın hemen üzerinde bulunan raflar erkek parfümleri, deodorantları, tıraş sonrası kremleri ve her zaman sahip olmak istediğim türden bir çift Gilette Mach 3 pilli tıraş bıçağıyla doluydu.

Olamaz!

Geçmiş tecrübelerime dayanarak yatağımı çıplak kadınlarla paylaşmaktan aldığım hazzı biliyordum. Fakat o anda aşina olmadığım ve nasıl geldiğimi dahi bilmediğim bir evin banyosunda, bu evin bir erkeğe ait olduğunu ispat eden onlarca delille birlikte çıplak durumdaydım. Dışarıda beni neyin ya da kimin beklediğinden emin değildim.

Aklımın oyunlarına daha önce de maruz kalmıştım, hatta bir keresinde sabahın beşinde sadece mahrem yerlerimi örten bir boxerla, kendimi şehrin göbeğinde bulmuştum. Vertigo finans kulesinin otuz ikinci katındaki terası… Akrofobisi olan ve oraya nasıl geldiğini bilmeyen biri. Siz birleştirin. . Doktorum o dönemde uyuşturucuyu bırakmam gerektiğini söyleyip duruyordu. Otizmi tetikliyormuş Hah! Kimin umurunda şu beyaz yakalı steteskop kafalılar!

Tüm bu heyecan bana yaramamıştı. Soğuk suyla temas etmiş bir oğlan çocuğunun organı kadar kalmış penisimle banyonun ortasında dikiliyordum.. Bu halim cesaretlendirilmek için çırpınan güven duygumu titretmişti. Acilen örtünmem gerekiyordu.

Çamaşırlığı tekrar kapattığımda altımda noel baba desenli lacivert bir boxer ve üstümde “V” yaka bir atletle teftişe hazır denizciler gibi hissediyordum.

Ne olursa olsun buradan çıkmalıydım, dışarıda beni bekleyen Muhammet Ali bile olsa o anki paranoyalarım kadar korkutucu olamazdı.

Kapının beyaz ve altın rengi çizgilerle kaplı kolunu kavradım. Yavaşça aşağı doğru bastırdım, kapı direndi. Zorladım, ittirdim, çektim ama kapı kilitliydi. Çılgına dönmüştüm ve sanırım çıkardığım sesle, her kimse, ev sahibimi rahatsız etmiştim. Kulaklarım, taş bir koridorda yaklaşmakta olan bir çift terliğin sesini fısıldıyordu. Heyecanım ve kendimi koruma güdümle elime ilk geçen nesneyi alıp kapının açılmasını bekledim, çok sessizdim. Kapının arkasındaki kişi aynen benim daha önce yaptığım gibi kapının kolunu tutup, ittirip çekerek bana ulaşmaya çalışıyordu. Fakat kısa bir süre sonra pes etti.

- Kapıyı içeriden kilitlemişsin!

Bunu söyleyen tanıdık bir kadın sesiydi ama kim olduğunu çıkartamıyordum. Kadının kim olduğuna boşverin, tümünü boşverin! Birkaç duble votkadan sonra yatakta hepsi aynı. Sersemliğimden utanarak boş olan sağ elimle anahtarı çevirdim. Küçük bir gıcırtıyla açılan kapı şaşkın gözlerle bana bakan kadını banyodan süzülen buhar ve parlak sarı ışığa maruz bıraktı.

- Tayfun!
Tayfun, Bu bendim…

- Elindeki ne?
Soğuk bir nesne tuttuğum sol elime baktım. Tuttuğum şey üzerinden kahverengi bir sıvı süzülen tuvalet pompasıydı, leş gibi de kokuyordu. Kendimi salak gibi hissettim.

+ Şey… Tuvalet, tıkanmıştı!
Bunları söylerken pompayı klozetin yanına fırlattım.

Kocaman göz bebekleriyle bana bakan kadın ışıktan rahatsız olmuş olacak ki arkasını dönüp loş koridorda ilerlemeye başladı. Ritmi yakalayın,o anki kalp atışlarımın sesini dinleyin! Her şey tıkırındaydı, koca bir ev, fantezilerim için bilmem kaç oda ve oldukça güzel bir hatun… Onu takip ettim. Koridorun sonunda sarı ışıkla aydınlatılmış geniş bir odaya girdik. Beş bilemedin altı paket centiyane kökü ve civanperçemiyle masayı paylaşan bilgisayarın kolonlarından süzülen vokal trance tarzda müzik…

Centiyane kökü, hem müshil olarak kullanılabilen hem de usta ellerde işlendiğinde on numara bir steroidedönüşen doğal maddelerden biri. Civanperçemi de centiyane kökünün kullanımından sonra oluşabilecek ağız kuruluğu ve aşırı ishalliği önlemek için ideal. Ancak bu iki maddenin işlenmeden bir arada kullanımı, tatlarının acılığı nedeniyle neredeyse imkansız… Sorunun çözümü mü? Beş yüz mililitre çözeltiye karıştırılan bir tutam vanilya… Ayrıca, günün ipucu; aynı miktarda vanilyayı suya karıştırıp kaynattığınızda evde yaptığınız kızartmaların da kokusundan eser kalmayacaktır…

Kadın bilgisayar masasının önündeki sandalyeye çöktü ve açık paketlerden çıkardığı centiyane köklerini derince bir kapta toplamaya başladı. Bu kadının kim olduğunu çıkartamıyordum ama kendimde değilken vücudumdaki izleri çıkaran eğer oysa yatakta ne gibi numaraları olduğunu görmek istiyordum.

Centaine işliyordu… Evet, yaptığı şey bu hale gelmemi sağlayan uyuşturucuyu hazırlamaktı. Kısacık kesilmiş tırnaklarla kaplı parmakları bitkilere her dokunduğunda beni tahrik eden yapışkan bir ses çıkıyordu, bitkileri kapta topladı, elindeki tokmakla ezmeye başladı. Bu bana fabrikanın birinde pamuk ayıklayan bir kızın masumiyetini çağrıştırıyordu. Yaklaşık on dakika hiç konuşmadık, bu arada o işiyle meşgul oldu ve hemen yanındaki yumurta pişirme zamanlayıcısı tiz bir ses çıkardığında kap ve tokmağı bir kenara bıraktı.

+ Teşekkür etmek istedim, dedim.
Bedenimin her yerinde oluşturduğu izleri ve hatırlamadığım sevişme sahnelerini kastediyordum.

- Nasıl?

+ Yani, dedim; Biz, sen ve ben…
Konuya nasıl gireceğimi bilmiyordum. Kadın umursamaz davranıyordu. Kaptaki yapışkan maddeyi bir yemek kaşığıyla sıyırıp masanın altından aldığı bir çaydanlığa taşıdı.

- Biraz bekle,dedi; Hemen kaynatmaya geçmem lazım…

Evet, biliyordum… Hemen kaynatmaya geçmesi lazımdı. Yoksa cantiyane kökünün aktif maddesi katılaşır ve kafa yapmaktan çok ishal yapmaya yarardı. Elindeki çaydanlıkla odadan çıktı ve ben sabırla dönüşünü beklemeye başladım. Bir süre sonra kapanan dış kapının sesiyle irkildim. Kadın mı gitmişti, yoksa başka biri mi gelmişti? Günün ikinci gereksiz ipucu; Polisler asla kapıyı çalmazlar! Kendi evlerine girseler bile…

-Ben geldim!

Bu sesi de tanıdık bulmuştum, kime ait olduğu görmek için acele etmeme gerek kalmadı. Bir gece önce barda bana ahlaksız teklifte bulunan kadın görünümlü erkek, polis görünümüne bürünmüş şekildeodanın kapısından girdi. Evet… O anda anladım. Bu kesinlikle geçen gece saat sekiz civarı Vodoo’da yanıma gelip oturan kişiydi. Ahlaksız tabir edebileceğim teklifini reddettiğimi hatırlıyordum. Fakat saat dokuzda neredeydim???

Kapıdan geçip, gözlerime bakarken sesini incelterek “Nerde kalmıştık canım?” dediğinde ilk uyuşturucu kullandığım gün aklıma geldi. Ne kadar da masumdum... Şimdi bu evde, hiç de tercihim olmayan bu insanla birlikteydim, tamam, güzel. En azından olanları hatırlamıyordum.

Halen hatırlamıyorum...

Not: Öykünün orjinalini yazdım… Sonra Ilis Sullivan’la gaza geldik, öyküyü yeniden yazdık…

Salı, Haziran 20, 2006

Kadın, Satiradam ve Yoldan Geçenler*


Ukrayna’dan alınmış yeşil çakmakla, Kıbrıs’tan alınmış tane Coffee Creme’ini yaktı. İçine çektiği dumanın her santimetre küpünde birbirlerine çarpım halinde bulunan karbon monoksit atomları ciğerlerine yapışıp ona mazoşist bir zevk veriyordu. Küçük nikotin saçıntıları yapıştıkları hücrelerle etkileşime geçiyor ve zevki “misli” ekini kullanabileceğimiz kadar arttırıyordu. Normalde beyaz olan hücreler nikotinle etkileşime geçer geçmez önce kızarıyor, sonra morarıyor ve son olarak da koyu bir kahverengiye dönüşüyordu. Değişim görülmeye değerdi.

Bir çekim daha aldı purosundan, diyaframı elinden geldiğince durdurmaya çalıştı onu, tabii bu mücadele sırasında küçük bir öksürük bulduğu fırsatı değerlendirerek adamımızın boğazından yukarıya çıktı ve ağzına bakan kadının gözlerinde zuhur oldu.

“Çok yaşa!” dedi kadın.

“Zaten çok yaşayacağım” diye geçirdi adam içinden. “Öksürdüm…” dedi düşüncelerini gizleyerek.

Ses çıkarmadı kadın, kafasını önüne eğdi. Mide ve bağırsak duvarlarından kanına karışmakta olan liserjik asidin çıkardığı emilme sesini dinliyordu. Gözenekçiklere sürtünen asit parçacıkları tutuluyor ve akıl almaz bir hızla kılcal damarlara yönlendiriliyordu. Kılcal damarlara girmeyi başaran yabancı madde vücudun öz pompası tarafından kromozomlara ve beyne götürülüyordu. Koca bir kütle olan beynin görüşle alakalı kısmına hücum eden parçacıklar kırmızıları daha kırmızı, yeşilleri daha yeşil yapmakla kalmıyor, aynı zamanda üzerinde dikilmekte olduğu halının sabit bir frekansla dalgalandığını hissetmesini sağlıyordu.

“Üzerime oturmalısın” dedi yatak.

Sandalye altında kıpırdandı.

Bu sırada az önce elinde puro tutan adam mızıka çalan bir satire dönüştü.

“Aaa!” dedi kadın

“Hı?” dedi satir.

“Yoo” dedi kadın

“Yaa!” dedi satir.

“Ne oluyor yahu?” dedi purolu adam.

“Çok kalabalık burası” dedi kapı.

“İllallah!” dedi kadın ve gözlerini kapadı.

Adam, tetrahidrokanibal etkisindeki beyni ilgisiz bir hal almasını sağladığından, kadını umursamadan kızarık gözlerini devire devire altındaki minderlere uzandı. Purosunu kül tablasına bırakmayı unutmuştu. Gözlerini kapadı, bir anda kendini papatyalar arasında koşuşturup duran onlarca çıplak hippinin arasında buldu. Gökyüzünde mor bulutlar, ufuktaki eflatun ağaçlarla birleşip, sarı papatyalarla yeşil çimenler de bu peyzaja katıldığında adam “evet, galiba uyudum” diye geçirdi içinden. Kafasını sağ taraftaki hippilere bakmak için çevirdi ve onların arasında John Winston Ono Lennon’u gördü. Elini havaya kaldırdı, Lennon’a doğru salladı. Fark edilmişti! Çok sevindi ve zafer işareti , parmakları arasında yanmakta olan puroyu serbest bırakan bir zafer işareti yaptı. Yavaş çekimde battaniyelerin arasına düşen puro küçük kıvılcım saçıntılarını her tarafa yaymıştı…

-------------------------------------------------------------------------------------

“Uyuşturucu öldürür!” dedi Emin.

“Bırak ya, hiç bir şey olmaz.” dedi Rüstem

Bu arada içinde iki insan kebabıyla cayır cayır yanmakta olan müstakil bir evin yanından geçiyorlardı…

Cumartesi, Aralık 24, 2005

Harikalar Diyarından Bir Cuma Kesiti*

Dün, akşam saatlerinde, bir grup kadın ve erkek her zaman gittiğim kafelerden birinde oturmuş sohbet etmekteydi.

Kadınlardan biri koynundan çıkarıp avuçlarına alarak uyumak istediği sıska kalbinden bahsetti, adamlardan biri onu onarcasına gülümseyip başka bir konuya geçti.

Kendisini yavru bir köpeğe benzettiğini söyledi, kadınlardan hiç biri bu benzetmeyi ilk aşamada anlayamadı, bu durumda adam açıklamaya başladı, “yavru köpekler” dedi, “sıcaklık ararlar, kalp atış sesi, bir ten dokunarak uyumak için, işte ben de öyleyim.” Tüm bunları söylerken çırılçıplak, beyaz bir çarşafın üzerine uzanmış eklim püklüm cenin pozisyonuna geçmiş ergin bir erkek geldi gözlerinin önüne, bu kendisiydi.

Kadınlar hep birlikte bu durumu anladıklarını belirtircesine gözlerini önlerine eğerek konuşmaya katılan başka bir kadını dinlemeye başladılar. Ancak aralarından bazıları benzetmeyi saçma bulurken bazıları konuşan adamın az sonra kendilerini taciz etmeye başlayacağından korkarak çekingen kaldılar. Aralarından biri, o konuşmaya başlayan kadın, tümünden farklı düşünüyordu, çünkü kendisinin iki adet yavru köpeği olmuştu geçmişte. Biri, anlattığına göre, ilk zamanlarda ailesinin eve almasını yasakladığı, geceleyin çaktırmadan odaya alındığında kadının karnında uyuyan yavru, diğeri ise, kadın küçükken amcasıyla birlikte dışarıda yattığı zamanlarda koynuna girip sıcaklığını hissederek huzur içinde uykuya dalan ikinci yavruydu. İşte onu tümellikten özelliğe iten, adam konuştuktan sonra söyleyecek söz bulabilmesini sağlayan da buydu.

Duvarların çıtırdamasına, saatin her zamankinden fazla acı çekip feryat figan içinde işlevini sürdürmesine neden olan kısa bir sessizlikten sonra konu değişti. Adamlardan biri acıdan bahsetti, onun merkezini çekim kuvveti olan bir gezegene benzettikten sonra karşısında oturmakta olan kadınların gözlerine odaklamaya çalıştı bakışlarını, zira bu konuyu daha ciddi olan safsatalar sınıfına sokacaktı. Elindeki sigara paketi bir anda acının merkezi olmuştu, onu masanın ortasına koydu, bu sefer küllüğü eline aldı, küllüğü atmosferin sınırına benzetti, ve göreceli bir biçimde sigara paketinden bir miktar uzağa yerleştirdi, böylece anlamlandıramayan bakışlar atıldığında olabildiğine manasız gözüken bir şema çıkarmıştı ortaya. Son olarak çakmağı aldı kadınlardan birinin elinden, bu acıya maruz kalan birey olacaktı. Çakmağı önce sigara paketinin etrafında döndürdü, atmosferin içinde yörüngeye girmiş bir gök cismi geldi gözlerinin önüne, çekimin burada çok yoğun olduğundan bahsetti, sonra yavaş yavaş sigara paketinden uzaklaştırdığı çakmağı kül tablasının bile ötesine götürdü. Çok zeki göründüğünü hissederek “gördün mü bak, çekim azalıyor” dedi ve ekledi “işte, acı da böyledir, merkezden uzaklaştıkça seni çekmez olur.” Son harfler ağzından çıkarken karşısındaki kadınların ilgisini çektiğini görerek haz duymaya başladı. O sırada, kadınlardan biri, adamın elinden aldığı, sigara paketinin etrafında yörüngesel hareketler yaptırarak konuyu pekiştirmeye çalıştığı çakmakla çok mutlu görünüyordu.

Bir adam, ki bu adam ne zaman bir müzik kutusunun cızırtılı sesini duysa ağlamak isterdi, gitmeleri gerektiğini hatırlattı, çünkü kadınların öyle istediğini düşünmekteydi. Kadınlar onu onadı. Her kadının koluna bir adam girdi, ancak adamlardan biri boşta kalmıştı. Üzüldü, ezildi ama söyleyecek hiç bir şey bulamadı. Birkaç adım arkadan takip etti önünde ilerlemekte olan çiftler topluluğunu. Ben, onları uzaklardan izlemekten yorulmuş gözler ve tanrısal duyum gücümle, elinden alınmış şekeriyle ortalarda kalan çocuklar gibiydim yine.


M. Harun AKGÜN