günce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ekim 03, 2008

Bana Gülümsese

Fotoğraf mı çekiyorum yoksa çile mi bilmiyorum. Deklanşöre her basışım hafıza kartına bir fotoğraf yollarken her nefes alışım ruhumu battığı çamur içinde daha da derinlere gömüyor. Dayanılmaz olmaya başladı.

Başlangıçta acımı dindirmek için yuvarladığım her kadeh ruhumu rahatlatırken bedenimi yıpratıyordu, şimdi hamamböceği gibi hissediyorum kendimi, zehire bile bağışıklık kazandım.

Başım dönüyor, saat sabahın 11'i. Yirmi dört saatten fazladır karımla konuşmadım. Çaresizlik kanın suda yayılması gibi kapladı çevremi.

Saatlerin arasından geçip dakikalara, dakikaların arasından geçip saniyelere, saniyelerin arasından geçip saliselere saplanıp kaldım. Hiç bir çark-yay mekanizması durup kalmış biyolojik saatimi ilerletemez, Ondan başka... O...
O karım, gün batımı kadar kızıl, asla gidemeyeceğimi düşündüğüm Tayland sahilleri kadar uzakta. "İyi ki" diyorum bazen kendi kendime, "tanrı diye birşey yok." yoksa aşık olurdu ona, işte o, o kadar güzel.

Son cümlelerim sanırım anlattı her şeyi, ızdırabımı, motivasyonumu ve mevcudiyetimi

Psikopat bir ruhun hükmettiği, iç duvarları sızlamaktan dağlanmış bedenimin ortasında oturuyorum. Buradan bakıldığında dünya armut gibi gözüküyor.

Gözlerimi kapatsam, vantilatör kesse dönmeyi, ışık geçirmese hiç hava, tüm kokular yavaş yavaş ölse, donsa düşünceler, bulutlar pul pul dökülse yer yüzüne, balıklar boğulsa, ağaçlar devrilse, kuşlar çakılsa, ben de yıkılıversem öylece, cansız, pıt diye.

Sonra açsam gözlerimi, o karşımda olsa, bana gülümsese...

Pamukkale Ekspresi

Saat 01:34

Kütahya'ya henüz ulaştık. Yol bitmek bilmiyor. Uyuyamıyorum da. Yazmaktan başka çare yok diyorum kendi kendime ama yazamadığımı fark etmem de uzun sürmüyor. Lanet olsun!.

İstasyonda duruyoruz. Dördüncü biramın henüz başındayım, bilgisayarın şarjı bitti. Ray Restorant'ın masası üzerinde ücretsiz ibaresiyle dağıtılan Ray Gurme dergisi bulunuyor. Şöyle bir göz attım. Yok, zevkime göre birşey değil.

Saat 02:00

Hala Kütahya istasyonundayız. Sebebini bilmeden bekliyoruz öylece. İstasyonun birinci peronunun tabanı 956 adet karoyla kaplanmış. Biliyorum, tek tek saydım. Denizliye kadar uzanan yolumuz üzerinde, devletin ve hatta insanların bile unuttuğu onlarca istasyondan geçeceğiz daha. En sevdiklerim transit geçilenler.

Tekrar dönüyor sonunda demir tekerlekler. Yarı pişmiş patates tava eşlik ediyor şimdi birama. Pahalı biraz evet ama birşeyler yemem gerekiyor.

Restorant'da kimse yok ya da olanları adamdan saymıyorum... Bilmiyorum. Garson adamdan saymadığım müşterilerden birine askerlik anılarını anlatıyor. Kulak misafiri olmak istemiyorum ama demir tekerleklerin raylar üzerinde çıkardığı tıkırtılardan başka tek ses garsonun o uğultulu kulak tırmalayan altosu. Mecburi yön...

Arka masama iki kız oturuyor, yansımaları yan camımda. Biri çay söylüyor, diğeri kahve, ilgisizim.

Geceleri tren yolculuğu bir garip oluyor. Sanki bir araç değil bu, sallanan bir koridor. Işınanmaya yarıyor. fakat ışınlanmak henüz çok vakit alıyor.

Yüzde üç yüz kar marjıyla satılan efes biranın tadında hiç bir fark yok, ama paketimde kalan son 4 tek sigara inanılmaz tatlı gidiyor.

Üzülüyorum yavrum. Sanki bazen hayatımı nargilenin zıvanasına koymuş içiyorum gibi geliyor ve lanet şey çok çabuk bitiyor.

İzbe bir istasyondayız işte. Durakladık yine. Bu duraklama sağımdan soluma doğru yağan yağmuru fark etmemi sağladı. Sağ cam sırılsıklam, sol kristal berraklığında.

Kalp = Sol
Ruh = Sağ
Hadi bakalım...

Hayat telaşı zormuş be. İskelenin üzerinde henüz iğneden çıkarılmış balık gibiyim. Vıcık vıcığım, kayganım ama yakalanmışım. Zıplayıp duruyorum kurtulacağım diye.

Yeni insanlar geldi restoranta. Ön masama oturdular. 27 bilemedin 28 yaşlar. Bir adam ve bir de kadın. Adam salak mı ne, "ne önerirsiniz" diye sordu garsona, "alkolsüz!..." e yuh...

Uyumalıyım, dayanamıyorum artık.

Sabah.

Trenin ani freniyle rahatsız koltuğumdaki bedenimde buldum kendimi.

Saat 09:00

Camdan görebildiğim istasyondaki tabelada DAZKIRI yazıyor. Çağrışımsız.

Ray Restorant'a doğru ilerliyorum. Gece olduğundan daha farklı. 4 masada toplam 16 yaşlı kadın oturuyor. Hep bir ağızdan adını hatırlıyamadığım marşlar söylüyorlar. İlginç... Öğretmenler galiba. 10. yıl marşını söylemeye çalıştılar, olmadı... Hiç birşey olmamış gibi dedikoduya devam ettiler. Biri ortaya bir sav atıyor, sonra gürültü perde perde yükselerek tizleşip katlanılmaz bir hal alıyor. Yok sağdaki göl tuzlumuymuş, tatlımıymış...O göl gazlı... Adı da gazlı göl... Ama hiç biri bilmiyor...

Öğle Uykusu

Pazarlık usulü çalışan küçük dükkânların birinden gelen titrek bir do majör aksak ritmin arasından yolunu bulup gökyüzüne tırmanıyor. Palmiyelerin gölgelediği küçük çimenlikte oturmuş, yirmi dereceye ayarlanmış klimaların büzüştürdüğü tatilcilerle dolu otel lobisini süzüyorum. Belli bir amacım yok, sadece ahmak görünen ve muhtemelen cepleri Elizabeth portresiyle süslenmiş İngiliz parasıyla dolu müşterileri seçmeye çalışıyorum.

Hepsi bir hafta önce turla gelip otele yerleşmiş eski müşteriler. Çoktan sağılmış inekler ya da düşmanlığı kazanılmış İspanyol boğaları… Onlardan daha fazla kazanamayacağımı biliyorum. Çıplak bacaklarımı gıdıklayan çimenlere boylu boyunca uzanıyorum. Öğle güneşinin yakıcılığını maskeleyen palmiyeler, hafif bir esintinin saçsız kafamı okşamasına izin veriyor.

Günde üç öğün tako yiyen, koca şapkası altında ezilmiş, güneşin mayıştırdığı Meksikalı bir panço gibi kendimden geçiyorum.

Kendinden geçmişlik bazen kendine gelmişlik ile aynı manaya erişiyor. Saatler boyu çalışıp dinlence ve eğlence için ayrılan saatler sadece eğlence ile doldurulduğunda anlaşılabilecek bir durum bu. İnsan günde 15 saat çalışıp 6 saat eğlenip geriye kalan 3 saat de uyuyarak yaşayabiliyor. En azından benim bir aydır yaptığım şey bu.

Ben…

Bir ayda toplam 26000 kare fotoğraf çeken adam…

Milisaniyelerinizi çalıp onları size geri satabilecek kadar uyanık olan kişi…

26000 milisaniye, 262 saniye ya da 4 dakika… Hangi açıdan değerlendirirseniz değerlendirin… Zaman düzleminin küçük gibi görünen bir kısmını insanlardan çaldım bile.

Tabi her şey karşılıklı. Zaman ile çift taraflı yaptığımız bir antlaşma bu. O benden sevgilimi aldı, annemi, babamı, kardeşlerimi ve biri hariç tüm dostlarımı. Karşılığında bana bu yetiyi verdi. Adil mi?

Düşüncelerin burgacında çırpınan kısa siestam güneşin yön değiştirmesiyle kavruldu. Kan ter içinde uyandım.

Eh, ne diyebilirim… Hayat durdu, ama sezon devam ediyor…

Perşembe, Temmuz 05, 2007

Aynı Nakarat

Sezon… Bulunduğum coğrafyada Mayıs ortasında başlayıp Kasım başında sona eren altı aylık süreç… Altı aylık doygunluk evresi. Ardından gelen, yılın geri kalan tüm zamanını kapsayan zevklerin yüzde doksanından tecrit olmuşluk, inzivaya çekilmişlik hissi yaratan kış aylarında koza öresi geliyor insanın. Ama değerler… Her evreninki kendine özgü.

Sezonun ortası…

Ne sıcaklık ne de çalışma saatleri umurumda. Önemsenecek değerler kapsamında değerlendirilen tek şey emeğin karşılığı varsayılan maddi semboller.

Her türlü değerin manasını yitirmesiyle oluşan boşluğun yerini uzaktaki sevgiliye duyulan özlem aldığında “sezon” kavramı yeni manalara erişiyor. Açıklamak çok zor.

Sevginin doğması için nasıl iki kişiye ihtiyaç varsa sevginin ölmesi için de iki kişiye ihtiyaç olduğunu kavrıyor insan. Mesafe kimi imkânları öldürürken içsel bağlılığı kamçılıyor.

Gelip geçen insanları izlerken aynen onlar gibi gelip geçme arzusu dolduruyor bedenimi.

Ben yazmaya çalışırken bir müşteri gelip soruyor;

“Ne kadar fotoğrafın tanesi?”

“On lira…”

Hayali bir kasetçaların hayali manyetosu hayali bir kasetin hayali bandındaki elektromanyetik veriyi okuyup hayali bir şarkıya çeviriyor. Hayali kolonlardan yayılan hayali ses dalgaları kulağıma ulaşıyor… Çalan parça Nazan Öncel’in Aynı Nakarat adlı nadide eseri…

Ankara ağzıyla şaşkınlığını dile getiren cümleler kuruyor kadın ama algılarım her potansiyel Türk müşteriden aynı şeyleri duyacağını bildiğinden kapatıyor kendilerini… Tolerans seviyem sıfırın altında…

Ben olsam ne yapardım diye soruyorum kendime… Cevabım çok basit… Almazdım fotoğraf, benim için lüks… Diyarbakır’da doğup büyümüş meydancı* arkadaşım Zafer ıstakozdan tiksinir, ben çok severim… Pırlanta satan bir kuyumcunun hedef kitlesi askeri ücretle çalışan Rüstem dayıyı kapsamaz. Rüstem dayı da elbette paçalı donuna elmas işletecek değil…

Bazı akşamlar bardan bozma fotoğraf tezgâhımda otururken mekânsal özlemler kavuruyor ruhumu. Onlarca insanın sigarasından çıkan dumanın kalınlaştırdığı sisin merkezinde tüm sorgulayıcı gözlerden gizlenip varımı yoğumu kumara yatırıp ve sonuna kadar kaybedip pişman olasım var.

Duman gizler. Bazen anne rahmi gibidir, ince, ılık ve mahrem…

Elli derece sıcakta pişmiş kaldırımlardan kalkan tozu solumaktansa prizde unutulmuş bir fişin kısa devre yapıp yangın çıkardığı bir sigara fabrikasından atmosfere salınan ölümcül dumanı teneffüs edip ölmeyi tercih edebilirim. Bu benim seçimim…

Dakikaların bozulmuş domates çorbası gibi yoğun bir kıvam alıp akmak bilmediği ancak günlerin yıldırım hızıyla ışıyıp yok olduğu bu paralel evrende yaşayan büyük göz, objektifinin arkasından gördüğü dünyaya mana vermeye çalışan umursamaz insan, postalları ne yapacağını bilmezlik bataklığına saplanmış elinde saniye başına üç hayali kurşun atan Nikon D70 tüfeğiyle şaşkın milis, ben, işte yine buradayım…

Sonsuz döngünün sırasını unuttuğum dandik bir evresi daha başladı. Mürekkebi kurumuş kalemimi emip yeniden yazmaya koyuldum.

Varım…

*Meydancı : Otellerde tüm ayak işlerini yapan, en az maaşı alan ekibin üyesi.

Cuma, Mart 23, 2007

Zırva Güncesi

"I love you, i love you,
Do you love me?
Yes, i do..."

Standart bir gün yeni başlamıştı. Ucuz bir televizyon şovu, zaten özelliksiz olduğunu düşündüğüm sabahı daha da rezil etmek için elinden geleni yapıyordu. Küfrettim.

Daktilom, çöpte bulup odamın şeref mekanı olan masamın üzerine yerleştirdiğim alet, o eskimiş ama değerini hiç mi hiç kaybetmeyen kokusuyla beni yazmaya çağırıyordu. Fakat kurgu gücünden yoksun hissediyordum kendimi.

"Ne yazsam?" diye kara kara düşünürken telefonum feryat figan içinde, masamın üzerinde tir tir titremeye başladı. Önce bunun histerik bir ilgi çekme mücadelesi olduğunu düşündüm, sonra "acaba sara krizi midir?" diye endişelendim ama sonunda titreyen şeyin sadece bir telefon olduğunu anımsayıp sakinleştim. Bu titreme krizleri onun doğasında vardı, titremeden duramazdı. Fakat bu absürd düşünceler beynimin kıvrımlarını gıdıklarken o kadar fazla vakit harcamıştım ki, arayan kişi bana ulaşma ümidini bir kenara bırakıp telefonu kapatmaya karar vermiş olmalıydı, zira telefon titremeyi bırakıp küçücük bir "oh" çekti. Artık hiç bir canlılık belirtisi göstermiyordu, telefonun ruhuna uyduruk bir fatiha okuyup "amin" dedim, ellerimi yüzüme sürdüm ve o anda burnumun ne kadar da büyük olduğunu düşündüm, çünkü iki elimin arasından dışarıya taşıyordu, üzüldüm, ağlamaklı bir hal aldım. Ama neyse ki umursamazlık damarlarımdaki kanda vardı ve bu hazin düşünceleri hemen unutup keyfime bakmaya başladım. Ne ölenle ölünürdü, ne de olana çare bulunurdu.

Bazen diyorum ki iyi ki kader diye bir zırva uydurulmuştu, yoksa halimiz nice olurdu? Bu "nice" kelimesi yanlış anlaşılmasın, İngilizce "nays" olarak telaffuz edilen nadide kelimeyle alakası yok, cümle içerisinde bu şekilde kullanıldığında "nasıl" kelimesinin yerini tutuyor. Yine cümlesine göre "çok" manasını ihtiva ettiği de rivayet olunur ve hatta adı NİCE olan bir sevgiliye sahip bir arkadaşım da var.

Görüldüğü gibi, okuduğumuzu anlamamızı sağlayan yazılı dilde kelimeler her zaman güvenebileceğimiz işaret bütünleri değildir. Çok anlamlılık denen bu durum yazma, okuma ve hatta anlama düzleminde, zaman zaman kafamızı karıştırır. Haklıdır...

Cuma, Mart 16, 2007

Ufak Notlar

Gece, tülünü yavaşça indirdi. Odadaki nesneler soğruldular. Ortaya çıkan da koca bir karanlık oldu. Bu koca karanlık içinde hücreler canlandılar, bir araya gelerek oluşturdukları ilahi bina bir insana aitti. Bir erkeğe... Erkek dediysem, öyle parfüm reklamlarında ya da body building salonlarında görmeye alıştığınız tiplerden değil hani. Senin gibi, benim gibi.

Canlanan hücrelerinin kaslarına elektriksel şoklar uygulamasıyla bacağı sekiyor. Seken bacak da ister istemez başka bir ilahi binaya çarpıyor. Bu ilahi bina diğeri gibi değil. Daha estetik inşaa edilmiş. Barok döneminin ürkütücü ihtişamını yansıtıyor.

Neyse, konuya dönelim, çarpan bacağın etkisiyle bir kadına ait olan estetik ilahi bina, enerjinin korunumu, enerjiler arası dönüşüm, yer çekimi, etki tepki prensibi gibi bünyesinde barındırdığı bilimum güç ve karşı koyma elementini kendisini hedef alan sekmiş bacağı nişanlayarak serbest bırakıyor.

------------------------------------------------------------------------------------------------

Dyron uyandı. Yatağının yanında bulduğu bir terliği ayağına geçirmekle uğraşıyordu. Bu sırada ince oda duvarlarından geçen annesinin sesi kulaklarını tırmalıyordu.

- Lacivert bir mantar. Her yerde noktacıklar var. Evet, beyaz. Hayır, hayır Noktacıklar her yerde değil, sadece mantarın üzerinde.

Anlaşılan anne telefonda konuşuyordu.

------------------------------------------------------------------------------------------------

Kafam güzel... Her zamanki gibi anlatmak isteyip de anlatamadıklarım var cebimde. Hmm, kötü bir benzetme... Olsun, önemli olan samimiyet. Kendi kendime konuşmayı özleyeceğim aklıma gelmezdi. Aylar boyunca kendi kendime konuşmuş ve bunu fark etmiş olmaktan dolayı iğrenç bir öfke duymuştum. Sonra terapiler başladı. Duygusal terapiler, bitkisel terapiler, hem dugusal hem bitkisel terapiler, hayvani terapiler... İtiraf edeyim, bunların hiç birinin işe yarayacağını sanmıyordum. Anlaşılan en azından biri yaramış, farkında bile olmadan kendi kendime konuşma alışkanlığından kurtulmuşum. Ama bu günlerde sanki tekrar başladım kendi kendimle münakaşaya girmeye. Anlayamıyorum, en değer verdiğim varlıkla neden münakaşaya giriyorum.

------------------------------------------------------------------------------------------------

Bu açıdan baktığımda, dudaklarında sabitlenmiş sol el parmaklarını kıvrık bir pozisyonda görebiliyorum. Sol kolunun oluşturduğu yay, yumuşak açılarla yarı çıplak omzuna bağlanıyor.Omzun duvarla paralel dururken yer çekimine her zamanki gibi maksimum mukavemet gösteren göğüslerinden biri hafif bir şişkinlikle kolunun oluşturduğu yaya bağlanıyor.Tenini saran turkuaz kumaşın altında bir de beyaz fanila gizli. Parmakların hala dudaklarında. Gamzelerin uyanmış, senin de gözlerini açmanı bekliyor. Saçların, paha biçilemez japon orman orkideleri beyaz bir kumaş üzerine nasıl yayılırsa, aynen öyle yayılıyor yastığın üzerine. Sağ kolun da yastığın altında. Yastığının şişkin tarzına bakılırsa kolunla epey eğleniyor gibi. Nesneler bile kapılıyor senden yayılan elektromanyetik çekime. Sol kolunda bulunan saat durmuş uykunu fırsat bilip dinleniyor. Kahverengi gözlerin göz kapakların arkasına saklanmış siesta yapıyor. Gözlerimle görebildiklerim bunlar. Geri kalan tüm ilgi çekici detaylar yeşil, sarı, mavi ve turkuaz renklerinde karelerle kaplı bir battaniyenin altına kalıyor. Biliyorum onları da. Ama bu konuda daha nesnel bir yaklaşım için şu an görüyor olmayı tercih ederdim... Hmm, görmektense dokunmak da olabilirdi aslında. Evet, küçük bir pozisyon değişimi yaşadın yattığın yerde ve sanırım rüya görüyorsun. sol kolunda ve sağ bacağında ani titremeler görebiliyorum. Sol dizin battaniyeyi kaldırabildiğince yukarıya kaldırmış, izafi biçimde rahatsız görünen bir pozisyon oluşturmuş durumda. Biraz burnunu, biraz da yanağını kaşıdın. Ya çok rahatsızsın, ya da rüya görüyor olmalısın. Az önceki pozisyonuna geri döndün. Yalnız Kaşık Pozisyonu bu. Ancak şu anki açın, kalbinin içinde bulunduğu göğüs kafesinin hemen dışında bulunan yumuşak, sıcak ve çekici silahlarınla daha samimi bir şekilde yüzleşmemi sağladı. Boynundan aşağıya inerken çukurlaşıp iki göğsünün arasına uzanan tutku vadisi diğer tüm detayları anlık da olasa görünmez kıldı. Sanatsal bir haz bu. Estetik... Ortada estetik bir suje var, estetik bir bakış açısı ve estetik bir atmosfer...Evet, biraz abartıyor olabilirim. Ama sevgi dediğimiz eflatun tülün altında herşey biraz daha farklı görünüyor.

------------------------------------------------------------------------------------------------

Saat 22:00...Favorite Game dinliyoruz. Daha doğrusu ben dinliyorum, sen bilinçsizce duyuyorsun. Artık uyumak istiyorum. Uyumak zorundayım. Klavyene bayılırsam alnımla hangi harfleri basarım merak etmiyor değilim. Ama tecrübe edemeyecek kadar yatağımı özledim. Kafamda gitmek var ama kafam aynı zamanda bomboş olduğu için arzular ve gerçekler arasında bağlantı kuramıyorum. Seni öpmek istiyorum, biraz da koklamak belki. Terini tekrar terimde hissetmek...Terimle bile hissedebilmiştim seni. Kendinle ilgili ne düşünürsün bilmem ama, seni ilk çıplak gördüğümde kendimi Venüs heykelinin kollu haline bakıyormuş gibi hissettim. Abartmıyorum, bu sefer değil. Kaşının üzerine düşmüş bir tutam saç ellerimi kendilerine dokunmaları için hipnotize ediyor sanki. (: Böyle gidersem "niyeti bozmak" deyimini cümle içinde kullanmakta çok rahat referans alabileceğimiz geçmiş bir tecrübeyi hatırlama şansımız olacak ileride. Evet, seviyorum seni. Deliler gibi de özleyeceğim. Ve sen, benim için çeperinle sınırlı değilsin. Ufacık bir öpücükten sonra, harun dışarıda...

Salı, Ağustos 08, 2006

Paranoya Günlüğüm 9 - Kaçış


Başım büyük dertte...

Sarhoştum, fotoğraf makinası elimdeydi...

Otelin genel müdürü, iki gecede bir otelde kalan dört Rus hatunu jipine atar, alemden aleme koşar bir adam. Ağzından küfür eksik olmaz bir kişi. Ne zaman kural dışı birşey yapsam beni izleyen bir çift göz. Anlaşmamın imkansız olduğu bir Mehmet. Vesaire, vesaire...

Dedim ya, sarhoştum. Lanet olası fotoğraf makinası da elimdeydi...

Akşam çekimlerini yapmak için sallana sallana koridorda yürüyordum. Genel müdür, üzerinde altın yıldızlı harflerle "Muhasebe" yazan kapıdan avını bekleyen bir timsah gibi önüme atladı. Sağ tarafından geçmeye çalıştım ama imkansızdı. Adamın çeperi tüm koridoru kapatıyordu. Durdu, gözlerimin içine baktı. Küçük bir nefes kaçtı ağzımdan, leş gibi alkol kokuyordum. Kan kokusu almış köpekbalığı gibi bir anda hiddetlendi. Ne söylediğini hatırlamıyorum, ancak omzumdan ittirmek suretiyle dünyayla ilişkimi hayati önem taşıyan bir kaç dakikalık süreiçin kesen şalteri indirdi...

Gözlerimde, tenimin altında, yumruklarımda ve tekme atmak için kullandığı bacaklarımda şiddetli ağrılar duyuyordum.

Sonunda, ne kadar zaman geçti bilmiyorum, kendimi otelin dışında buldum. Üç bin Euro'luk makinanın sadece kemeri kalmıştı elimde. Arkama baktım, bana doğru koşmakta olan üç güvenlik görevlisiyle aramızda duran kırık Tamron Teleobjektif dikkatimi çekti ama artık koşmak dışında herhangi bir eylem için çok geçti...

İçgüdülerimi dinledim ve yakınlardaki mezarlığa dalarak tüm salgı bezlerimin seferberlik ilan edip hep birlikte salgıladıkları adrenalin seviyesi normale dönene kadar arkama bakmadan koştum. İzimi kaybettirmeyi başarmıştım. İşi garantiye almak için biraz daha koştum, sonra biraz daha, derken hem yarı sarhoşluğun hem de yorgunluğun bedenimdeki tüm sıvıları, kaslarımı yakan laktik asite çevirmesiyle oluğum yere yığılıp kaldım...

Uyandığımda adını kendi güvenliğimi sağlamak için sizlere iletemeyeceğim bir sahildeydim. Kotumun cebindeki cüzdanım ve bileğimde hala sarılı duran fotoğraf makinası askısı artık sahip olduğum şeylerin tümüydü...

Tekrar iş bulana kadar, ki bu en geç üç gün içinde olmalı, bir önceki otelimden mümkün olduğunca uzaklaşmalıydım. Beni başka bir şehre taşıyan terminale geldiğimde kendi kendime "fotoğraf makinasını umarım adamın yüzüne vurmamışımdır." deyip duruyordum.

Aniden gelişen tüm bu keşmekeşi terminalde otururken, içimde berbat bir hisle yazıya döktüm ve bir şey söyleyeyim mi?

Umarım fotoğraf makinasını adamın yüzüne vurmamışımdır...

--SERİNİN SONU--

Paranoya Günlüğüm 8 - Siesta


Aynı vantilatör hırıltısı, aynı antik araba...

Tek değişikliğin sadece bir kavram olan zaman bünyesinde vuku bulması, yorgunluktan titreyen kaslarının da "biz geçiciyiz" izlenimi vermesiyle hayatı bankada bulunan ve harcamaman gerektiği için çatır çatır harcadığın paraya benzetmene sebep oluyor.

Üzerinde "Sigara İçmek Öldürür" yazan paketten bir kanser çubuğu daha alıyorsun, içini ferahlatan bir sesle açılan biranın yanında yediğin ekstra yağlı fıstıkla oluşturdukları lezzet senkronizasyonu dilinin üzerinde dans ediyor. Sürgülü kapının açıkken oluşturduğu boşluktan istifade eden güneş sol ayağının tam üstüne düşüyor. Biliyorsun, cilt kanseri olabilirsin...

Bir kafa uzanıyor aralık kapıdan;
"Hey" diyor, "Mr. Papparazzi! What about a ride?"

Ağzından aktı akacak salya dudağına tutunurken kaldırıyorsun kafanı, beynin rolantide, takıyorsun vitese.
"Oh" diyorsun, "Chris! I couldnt recognise you for a time!" gülümsüyor.

Onun hakkında bildiklerin yakınlardaki bir su sporları kulübünde rüzgar sörfü hocalığı yaptığı ve gelip geçici fiziksel detayları.
"C'moooon!" diyor ingiliz aksanının tüm meziyetlerini kullanarak.

Kendi kendinin bile anlamadığın ecnebice bir tümceyle geri çeviriyorsun teklifi, dışarısı gölgede kırk derece...

Veda edip uzaklaşıyor Chris honda marka scooterıyla. O giderken aklına bir deyim geliyor; "Kendi yağında kavrulmak" Korkmaya başlıyorsun kendi terinde boğulmaktan...

Rüyalar alemine doğru çıktığın seferde tependeki vantilatörün hırıltısı, etraftaki böceklerin çığlıkları, tek tük yakınlardan geçen arabaların gürültüleriyle birlikte eşlik ediyor sana. Ve sen artık on kişilik bir koğuşta değil, yetmiş sekiz model bir Vokswagen'de yaşamaya başlıyorsun.

O koğuşta her gece saat üç olunca içinden gelen bir anda kalkıp William Wallace modeli "Freeeeedooooom!" narası atma arzusu artık yok oluyor.

Sonra?

Sonrası sıcak ve çemen kokulu bir öğle uykusu...

Paranoya Günlüğüm 7 - Varlık


Hırıltılı bir vantilatörün kendini bile soğutmaktan aciz rüzgarı çıplak vücuduma vururken, arabayı yanına çektiğim mezarlık duvarına bakarak gelip giden, geçici hafızalarına "Paparazzi Harun"u kaydedip zamanı gelince silecek olan insanları düşünüyorum.

Acaba onların mezarları hangi ülkenin topraklarında olacak, ya da külleri hangi denizin yaldır yaldır esen rüzgarları tarafından taşınacak semada? Daha da önemlisi, benim bu mevcudiyet içerisindeki son günlerim nasıl geçecek, çemberin ağırlık noktasındaki adam nereye gömülecek?

Kendimi fotoğraf makinasının ezici ağırlığından kurtarır kurtarmaz dehlizlerinde boğulduğum varoluşçu gerçekçilik eskisi kadar yakmıyor canımı. Eskiden günün yüzde doksanını kapsayan boş vakit şimdi günün sadece yüzde bir ila ikisini kapsadığından yaratılan sorunların niceliğinde de bir düşme oluşuyor kuşkusuz.

Ne bileyim, artık fotoğraf makinasına kızıyorum tutukluk yaptığında. Ya da ben makinayla çekim yaparken tam önümde havuza atlayıp üstümü başımı ıslatan veletlere... Daha sağlıklı kuşkusuz.

Fotoğraflar başkalarının anılarıdır. Bu yargıya varmak, benim gibi, hayatın sadece üç saniyeden oluştuğunu düşünen insanlar için hiç de zor değildir. Bir saniye geçmiş, bir saniye şimdiki zaman bir saniye de gelecek için... Ondan öncesi başkalarının hayatları sınırı içerisinde yer alır. Şöyle ki ben geçmişi hatırlamam. Bu özellik zaman zaman surları arkasına saklanılan bir mazeret olur, zaman zaman ise büyük bir utanç kaynağı...

Fotoğraflar, diyordum, başkalarının anılarıdır, sadece başkalarının fotoğraflarını çektiğimden değil. Bugün çok uzun süredir sakladığım bir makara filmi baskıya yolladım. Rock The Nations festivalinde Ilis Sullivan, ben ve diğerlerinin fotoğraf filmlerine sıkıştırılmış ruhlarını içeren makaraydı bu.

Baskı geldi...

Sonrası hayal kırıklığı... Fotoğraflardaki kişiler biz değildik. Benim yüzüme sahip, yağlı uzun saçlı, kapkara giyinmiş bir genç, yanındaki Ilis'in yüzüne sahip, kıvır kıvır uzun saçlı tipin koluna girmiş el sallıyordu bir fotoğrafta. Diğer bir pozda Cihangir muhiti seçilmişti fon olarak, başka birinde Tünel...

Ne düşünüyorum biliyor musunuz?

O yuvarlak çerçeveli Janis Joplin modeli güneş gözlüğünün arkasından bakan pislik içindeki kopyam ne düşünüyordu acaba kapalı çarşıda poz verirken?

Binlerce liralık makinanın ağırlığı beni çağırdığından aklımın absürd saçıntılarına son veriyorum şimdilik.

Zaman önümde havuza atlayıp beni ıslatanlara kızma zamanıdır...

Paranoya Günlüğüm 6 - İnsanlar

Hakan Günday turizmin tanımını en iyi yapan yazarlardan. Demiş ki, "Turizm,ekmek bulamayanların yediği pastadır." Tabii ki çalışan gözünden yapılan bir değerlendirme bu. Hem maddi hem de manevi anlamlar içerir.

Kış sezonunda ayakkabı boyacılığı yapan on yedilik bir çocuk, otelimizde dokuzyüz YTL maaş+sigortayla çalışıyor. Ya da Muğla'da izbe bir benzin istasyonunda pompacılık yapan ama turizmin nimetlerinin farkına varıp pılını pırtısını yanına alan, atlayıp bir otobüse buraya çalışmaya gelen, prim usülü çalışıp milyarlar kazanan insanlar var.

Bu durumda kalite ve iş gücü arasında ortaya çıkan ters orantı rahatsız edici. İş gücü yükseldikçe kalite düşüyor. Sonra yakınıyor otel sahipleri. "Bu yıl neden İngiliz gelmiyor da İsrailli akını var?"

Kalkıp koca bir otel inşa ediyorsun,beş altın yıldızlı bayrağı çekiyorsun göndere.Sonra otelin İsrailli akınına uğruyor, mülteci kampı gibi oluyor lobin. Aklından çıkaramadığın bir gerçek var, İsrailliler cimri.

Hiçbir ulusun hiçbir insanına garezim yok, ama şu bir gerçek; Turizmde bir Türk, on İsrailliye bedel.

Konumuz insanlar. Bugüne kadar aldığım geri dönüşlere göre müşterileri hep kötüledim. Biliyorum... Ama gözden kaçırılmaması gereken bir gerçek var, pozitif durumlar çabuk unutulur. Ancak can sıkan ve can yakan olaylar deneyime dönüşür. Yaşananlar hanemize artıl puan olarak gireriz onları.

Bu kez farklı bir anlatımla döküyorum içimi. Size Dorian'dan bahsetmek istiyorum.



DORIAN

Her sabah 9:40'da lobide aksak bir koşuş ritmi duyarım.
Rıpa taka rıpa taka rıp rıp rıpa...
Bu ritmi coşkulu ve alabildiğince şirin bir çocuk çığlığı izler; "Comment ça va?"*
"Ça va bien,et toi?"** diye atlarım tezgahın önüne.
Cuup, Dorian kucağımda. Beni öpücüğe boğar, ama en çok anlımdan öpmeyi sever bu çılgın velet. Sürekli konuşur, arada yakalarım ne dediğini. Anlamadıysam bozuntuya vermem. "Oui!"*** diye anlamış gibi yapıp,onu mutlu etmeye çalışırım...

Daha sadece yedi yaşında, Belçikalı ve bir deli kadar mutlu. Gerçekten dünya üzerinde gördüğüm en tatlı insan yavrusu.

Geçen gece, yine her gece olduğu gibi, kimseyi eğlendirmeyen animasyon şovundan sonra otelin önünde oturmuş yorgunluk sigarası içiyordum. Yine aynı ritmi duydum.
Rıpa taka rıpa taka rıp rıp rıpa...
"Bonne nuit!"****
Cıvıl cıvıl eşek yine bulmuştu beni. Sevdiği stilde bir öpüşme merasiminden sonra elimi tuttu. Başparmağımı gösterdi.
"Bu ne işe yarıyor biliyor musun?" dedi.
"Bebekler için," dedim. "Bebekler onu emer."
İşaret parmağımı gösterdi.
"Peki ya bu?"
"Hmm, burun karıştırmak için!" dedim. Güldü.
Orta parmağımı gösterdi
"Bunu biliyorum" dedi gülerek.
Yüzük parmağımı gösterdi,
"Bu?" diye sordu;
"Karım için." dedim, "evlenince yüzük takacağım..."
Seçeyi sordu son olarak,
"Kulak!" dedim,
"Nasıl?" dedi,
"Kulak işte, karıştırmak için!"
Yüzünden çok eğlendiği anlaşılıyordu...

Ertesi gün havuz başında objektifime takıldı, yanına kendi yaşlarında bir çocuğu oturtmuş parmaklarını göstererek birşeyler anlatıyordu. Yanındaki çocuk ağzı açık onu dinlerken fotoğraflarını çektim, baskıya yolladım duvarıma asmak için.

Bugün sabah 9:40'da kulaklarım aynı ritmi aradı yine. Ama lobideki koşuşturmaca tanıdığım ritmin yanından bile geçmiyordu. Bir kez daha gerçek acı acı gülümsedi yüzüme...

İnsanlar gelip geçiyordu, ben aktarma yapılan bir terminalde simit satan seyyar satıcıydım.

Gitmiyordum, gelmiyordum.

Merkezi belli bir çemberin ağırlık noktasındaydım sadece.

Dorian gitti. Bileklik ve unutulacağından emin olduğum birkaç anı bıraktı sadece.

---
* = Nasılsın?
** = İyiyim, sen nasılsın?
*** = Evet.
**** = İyi geceler!

Paranoya Günlüğüm 5 - Cehennem

Ölü bir sineğin kuruluğunu almış cayır cayır günler yaşıyorum burada. Gündüzleri havuz başında ayak üstü çekilen yüzlerce kareyi geceleri sahnede çekilen yüzlercesi takip ederken her karede kendimden bir parça bastırdığıma inanıyorum fotoğraflara.

Sahte poz gülümsemeleri, selamlaşılan ama tanınmayan binlerce ecnebi insan. Gerçekten cehennem de böyle olmalı diyor insan.

Paranoya Günlüğüm 4 - Prensipler

Suyun altındayım.

Karşımda, suyun dibinde, fanatik bir budistin bir hindu ineği görünce alacağı meditasyon pozisyonuna girmiş ingiliz bir kız var. Şişkin yanakları her ne kadar fotojenik olmasa da, içinde barındırdıkları hava itibariyle yaşamsal önem ihtiva ediyorlar. Parmağım yine deklanşörde. Ufacık bir parmak hareketiyle makinanın perdesini saniyenin altıda birine tekabul edebilecek bir zaman dilimi için serbest bırakan mekanizmayı tetikliyorum. Muhattabın, yani modelin, o anki ruhunu normalden beş kat fazla şişkin yanaklarıyla tek karelik fotoğraf filmine hapsediyorum.

PRENSİPLER

Suyun dışındayım.

Dasha... Litvanyalı, sarışın, güzel...

"Have you got time for a walk?" diyor,
"Hay hay!" diyorum.

Aval aval bakıyor yüzüme.

Tekrar "Hay hay!" diyorum "means of course!"

Yüzü gülüyor cıvırın. Sonradan öğreniyorum, on yedi yaşında.
Pat diye tutuyor elimi vıcık vıcık terli sol eliyle.
"Hoop!" diyorum içimden,
Onun aklında sevişmek, benim aklımda ellerinin ne kadar temiz olduğu var. Çekiyorum elimi.
"Ups!" diyorum ortak lisanda "burada elini tutamam."
Sorgulayıcı bir bakış takınıyor hiç birşey söylemeden.
"Üzgünüm prensiplere aykırı." diyorum "çalışanlar ve müşteriler yerlerini bilmeli."
Uydurduğum mazerete ben bile inanıyorum. Anlayışlı ve geri çevrilmekten kaynaklı ezikliğiyle başını eğiyor önüne.
"Keşke," diyorum içimden "elleri soğuk ve kuru olsaydı. Yaşı da yirmi iki, yirmi üç mesela..."
Göz kırpıyorum hatuna. Masum bir öpücük dudak ve yanağın birleştiği noktaya.
"Elveda..."

Örnekte görüldüğü gibi, Türkiye'de turizmin katli, hizmet sektöründe çalışanların azgınlığından değil.
Kılı kırk yarmasaydım, taviz verseydim seçiciliğimden mesela, mutlu dönecekti ülkesine bir manyak daha...
Örnekler çeşitlendirilebilir.

Paranoya Günlüğüm 3 - Prim

Prim; "Ben bu işlerin piriyim" diyebilenlere uygun bir maaş sistemi.
Bir fotoğraf 10 YTL, aldığım prim yüzde on beş.

10 * 0,15 = 1.5 YTL

Bu durumda günde 20 fotoğraf satsam;

20 * 1,5 = 30 YTL günlük kazancım.

Açık restoranda çekim yapıyorum , bugün hiç satış olmadı. Yoruldum, kasaya döndüm. Safa kasa başında Rus olduklarını tahmin ettiğim mülayim görünüşlü bir aileye fotoğraf satmaya çalışıyor. Hiç birşey konuşmuyorlar. Safa fotoğrafları gösteriyor, aile reisi adam "hı, hııı, hııı" diyerek beğendiğini belli ediyor. Sipariş zarfının üzeri dolu. Belli ki sipariş vermişler. Alınan paraya bakıyorum 70 YTL, satılan fotoğraf sayısına bakıyorum 13. 60 YTL indirim yapılmış. Sinirleniyorum...

- Ooo hoo oh! Verdikleri mangıra bak, soktukları zangıra bak! Olmaz ki arkadaş!

Safa gözlerini patlatıyor, dişlerinin arasından bir vızıltı çıkıyor.

- Türkler...
- Evet ya... Türküz! diyor müşteri.

Dünyanın en salak esprisini patlatıyorum;

- Doğru ve çalışkansınızdır da siz şimdi!

Safa toparlamaya çalışıyor

- Şey... diyor, arkadaş güneşte fazla kalmış, malum şapka da yok kafasında.

Müşteri muzip bir hareketle ani bir "nah" gösteriyor, anlıyorum ki bu satış da gitti.

Paranoya Günlüğüm 2

Şu an tuvaletteyim.

Beş yıldızlı otellerin V.I.P. müşterilerinin götüne yakışan bal dök yala stili temizlenmiş bir tuvalet bu.
Huzurlu...

FOTOĞRAF CESETTİR

Dün gece Türkiye genelinde olduğunu duyduğum bir elektrik kesintisi yaşandı. O sırada kadraja yahudi bir kızı oturtup deklanşöre basmakla uğraşıyordum.

Kendimi hiç Hitler 'e bu kadar yakın hissetmemiştim.

Sanki elimdeki Nikkon'un D70 serisinden bir makina değil de AWP markasını taşıyan, entegre dürbünüyle, kilometrelerce uzaktan dört boğayı delip geçebilecek ivmede ve işaret parmağım uzunluğunda mermiler atan bir tüfekti.

Tık. Klik. Puuh. DAAN!

Bir kare fotoğraf eşittir bir kurşun.
Günde bin beş yüz, iki bin kare eşittir ortalama bin yedi yüz ceset...

Ceset, ceset, ceset...

Aa! Bir tane daha ceset...

Yahudiler, Almanlar, İngilizler, Türkler, Hollandalılar, Belçikalılar... Ve bu geri zekalılar onları öldürdüğüm için, cesetlerini alırken, bana para ödüyorlar;

-Thank you, thats a nice photo!
-Your welcome, geri zekalı.
-What? What is gerizakali?

Tüm dişlerimi gösteren sıcacık bir gülümseme...

Objektifi kendime çevirip zaman ayarlı moda geçiyorum.

Tık. Klik. Dıt, dıt, dıt, dıııııııııt. Puuh. DAAAAN!

02.07.2006 (Gece)

Son enerjimi ve paramı normalden iki kat pahalı kahverengi şişe efes'imi tüketmek için harcıyorum. Ayaklarım hareketleniyor, onları takip eden bir ruha dönüşüyorum. Gecelerdir yattığım o mahzenden bozma koğuşa götürüyor beni...

On adam... Böyle düşününce basit geliyor.
Terli on adam... Hmm! Olmadı.
Gündüzleri mutfakta çalışan terli on adam... Yoo.
Aynı odada yatan ve gündüzleri mutfakta çalışan terli on adam... Yok yok.
40 derece sıcakta aynı odada yatan ve gündüzleri mutfakta çalışan terli on adam... I ıh... Kelimeler kifayetsiz. Hiç bir cümle durumun vehametini anlatmaya yetmiyor. Odak noktası odadaki taşak kokusu. (Üzgünüm,tabir bu.)

Koku sarmalıyor beni. Sıcak suyun içinde eriyen asprin gibi eriyorum odada.

Ertesi gün, elimde bir buçuk kiloluk fotoğraf makinası, havuz başındayım yine. İlerden bir Rus el sallıyor;

- Priviet, priviet!
- Priviet geri zekalı!
- Garizekoli???

Tam da burada ekran kararıyor ve jenerik müziği giriyor.
Snap - I Got The Power...

Paranoya Günlüğüm 1

24 Haziran 2006 - CUMARTESİ (SABAHA KARŞI)

Bir terminalden çıkıp diğer bir terminale giden otobüste, 39 numaradaki koltuğumun hemen yanından geçip arkamdaki dörtlüye oturan birbirinden yaşlı dört kadının koltuğumun hemen üzerindeki çantalar için ayrılmış kısma koymaya çalıştıkları poşetten kafama, koluma, defterime ve kalemime damlayan sıvı temizlik kaygılarımı tekrar ortaya çıkardı.

Sanırım Şarbon kaptım!!!

KOMPLO TEORİSİ I

Bahsi geçen kadınlar terörist bir grubun mensupları olabilirler. Bu terörist grup şarbon mikrobunu deney tüplerine sıvı formda doldurmuş ve bu kadınları yurdun dört bir yanına yollamış olabilir. Eşyalar taşınırken içinde şarbon mikrobu olan deney tüpleri kırılmış ve muhafazadaki sıvı poşetlere akmış olabilir ve hatta o poşetlerde az önce kafama damlayan sıvının çıktığı poşetlerdir...
--

Oturmakta olduğum koltuk esasında 40 numaralı koltukmuş. Aldığım bilette 39 yazıyordu ama şimdi anladım ki yanımda oturan orta yaşlı, adı muhtemelen Kadir ya da Hasan ya da Şamil olan adam benim oturmam gereken yerde oturuyor.

Zehirlenmiş olabilirim!!!

KOMPLO TEORİSİ II

Yanımda oturan yeşil-beyaz çizgili gömleğini o amcalara has pantolonunun içine gayet düzenli bir şekilde sokmuş olan adam mafya tarafından aranıyor olabilir. Bu mafya belki adamı hiç görmemiştir ve büyük paraların döndüğü bir çek senet sorunu yüzünden öldürülmesi gerekiyordur. Mafya adamın peşindedir ama onu sessiz ve sakin bir şekilde öldürmek için fırsat kollamaktadır. Adamın İsmail AYAZ'dan Marmaris'e gitmek için bilet aldığı ve bu biletin numarasının 40 olduğu güvenilir kaynaklardan öğrenilmiştir. Mafyanın her yerde adamı vardır ve otobüs içindeki muavin 40 numarada oturan adama, çay saati geldiğinde, zehirli çay verme direktifi almıştır ve şu an önümdeki koltuğa tutturulmuş masamsı çıkıntının deliğinde duran plastik çay bardağının içinde ölümcül dozda asbest vardır...
--

Otobüsün koridor ışıkları söndüğünde koltuğumun sol çapraz üstünde yer alan ve üzerinde ıvır zıvır, çoğu işe yaramayan düğmeyle dolu zımbırtıyı kendi tarafıma bakan ışığı yakmak için incelemeye başladım.
Düğmelere tek tek bastım, benim tarafıma bakan ışık yanmıyordu, ancak yanımdaki adamın üzerindeki ışık otobüsün arka tarafını, dolunayın ormana yaptığı gibi, aydınlattı.

Olamaz! Sanırım izleniyorum!!!

KOMPLO TEORİSİ III

Hükümet hepimizi izliyor! Artık özel hayat diye birşey kalmadı. Bilgisayarımızda yaptıklarımızı onlara bildiren kurtçuklar var. Televizyonumuzu saat kaçta açıp hangi programı izlediğimizi biliyorlar. Umumi tuvaletlerin aynaları arkasında burunlarını karıştıran insanların görüntülerini kaydeden kameralar var. Telefonlar dinleniyor ve hatta onlar şu an yazı yazdığımı da biliyorlar çünkü ışık sanarak yakmaya çalıştığım şey bir kamera...

24 Haziran 2006 - CUMARTESİ (SABAH)

Sonra uykuya dalmışım...

Farklı bi şehre uyandım. Uzaklardan gelen azot kokusu beni kendine doğru çekiyordu. Farkında olmadan üstüme giydiğim sıcak Haziran havasının rehavetiyle bir bilinmeze doğru yürümeye başladım...

Not : Sabahın 10:00'unda hissedilen sıcaklığı 35 derece olan bir şehirdeyseniz kendinize bir iyilik yapın. Klimalı internet kafeleri seçin!

***Pouufff***

Buharlaştım...