ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ekim 03, 2008

9 Gram

İki gramın ezici ağırlığı mumun üzerinde tuttuğum kaşığı aşağı çekiyor. Kaşık kapkara. Tüm günahlarımıza yeminli şahitlik ediyor. Üç kişiyiz. Ahmet uyuyor, Gökçen ve ben salonun ortasında diz çökmüş, ölümün çeşmesinden payımıza düşeni almayı bekliyoruz. Elimde tuttuğum metal kaşık, katıksız zıvanadan çıkmışlığın, cehennemin davetiyesi, elimi yakmaya başlıyor. Kusursuz çözelti kaynıyor. Gökçen estetik operasyonla sildirdiği ve kanaması bir türlü durmayan dövmesinden yakınıyor. Serumun gergin varlığı sol pazımda kendini hissettiriyor.

“Bekle” diyebiliyorum sadece, “halledeceğiz.”

Ilık sıvıyla dolu şırınganın iğnesi hiç de bakir olmayan bedenimde bir delik daha açıyor ve artık niceliğini unuttuğum bilmem kaçıncı orgazmımı tersten yaşıyorum. Sonrası pür bir aydınlık, bembeyazlık içinde kaybolmuş bir kar tanesi ya da engin bir denize düşen bir yağmur damlası… Nesnelerin sınırları kayboluyor. Fonda 9. Senfoni çalıyor. Sonsuz bir ritmin notaya dökülmüş halindeki “sus” oluyorum ve orada takılıp kalıyorum. Mozart dâhil tüm orkestra durup bana bakıyor çünkü ben kusursuzluğu yırtan trompetçiyim. Do majör yerine Re üfleyiveriyorum. Zamanın siniri bozuluyor, aksak adımlarla bir ileri bir geri gidiyor. Çizik bir plak gibi takılıp aynı kelimeyi tekrar edip duruyor;

Kayıp, kayıp, kayıp…

Tuvalette kendime gelir gibi oluyorum. Aksim aynadan bakıyor ve bana soruyor; “Gökçen ne âlemde?” Kız arkadaşım, koca bir yılı birlikte geçirdiğim kadın. Meraklanıyorum, apar topar dönüyorum salona. Gökçen yerde, şırınga hala kolunda. Takriben 7 gram eroin içermesi gereken küçük poşet bomboş. Gökçen’in ağzındaki köpükler acı gerçeği yüzüme vuruyor. Kalp atışlarım her vuruşta pencereleri titretiyor ve karanlık aydınlığa galip geliyor…

İnanılmaz bir suçluluk duygusuyla uyanıyorum. Ahmet yanı başımda. Göz bebekleri göz bebeklerime mıhlanmış.

“Hatırlıyorsun lanet olası!” diyor, “hatırlıyorsun…” sesi çekiç, örs, üzengi düzeneğimde yankılanıyor.

Hatırlıyorum… Gökçen’i gözümde yaşlarla ağabeyimin Kongo’suna taşıdığımı, arabayı çılgınca kullanıp hastaneye ulaştığımı, hayatımın manası olan kadını, daha doğrusu ondan geriye kalanı acil giriş kapısındaki boş sedyeye yatırışımı, açık kalmış göz kapaklarını lanet olası parmaklarımla kapayışımı ve çaresizce oradan kaçışımı hatırlıyorum…

Onun altın vuruşu, benim altın kaçışım…

Sonuçta teslim oluyorum işte, suçum başkasına uyuşturucu temin etmek ve ölümüne sebebiyet vermek olarak geçiyor kayıtlara.

Cumartesi, Ekim 28, 2006

Manet Amnes Una Nox

BÖLÜM I



Tokuşturdukları kadehlerden taşan kırmızı şarap damlaları birbirlerine sarılmış halde masaya düşerken Gloïre’ın cehennemindeki küçük şeytanları serbest bırakıyordu. Paketten bir sigara aldı.

“Çok insan öldürdün mü?” diye sordu Blanche, karşısında oturan kadın. Gloïre sigarasını yakmak için çakmak arıyordu. Bulamadı.

“Yeterince…” diye cevap verdi. Bu konu üzerinde düşünmek istemiyordu. Rahatsız edici bir gıcırtı çıkartmasına sebep olduğu sandalyeyi geriye ittirip ayağa kalktı. Şofbene doğru ilerlerken Blanche’ın gözlerindeki manasız bakışı sırtında hissedebiliyordu.

“Bilmek,” dedi Gloïre, “lanetlenmektir.” Zeki görünmek için alıntı yapıyordu. “Bu sorunu cevapsız bırakmak istiyorum.”

“Ben de melek değilim.” Ürpertici bir gülümseme müziğin sessizleştiği bir anda Blanche’ın bu sözleriyle birlikte kendisini hissettirdi.

Şofbenin pilot ateşinden yaktığı sigara Gloïre’ın ağzından sarkıyordu. Blanche’ın gözlerinin içine baktı. Caniliğin karanlığı gözlerinden gözlerine ışıyordu.

“Anlatmak istiyorsan anlatabilirsin. Önce benim günah çıkarmama gerek olduğunu sanmıyorum.” dedi Gloïre ve ekledi; “bir cinayet işlemenin en zor yanı onu bir sır olarak saklamaktır.” Oturdu.

Blanche başını eğdi. Kadehindeki son yudumu alıp Gloïre’ın kadehine baktı. Hala biraz şarap vardı.

“Şey ben…” dedi, “daha önce hiç kimseyi öldürmedim.” Bunu sanki utanılacak bir şeymiş gibi söylemişti.

Söyleyiş tarzından çok nasıl olup da yanıldığına takılmıştı Gloïre’ın aklı. Kadehine uzandı. Soğuk kadehi parmaklarının arasında hissettiği anda Blanche elini tuttu. Gözlerine odaklandığı açıkça görülüyordu.

“Çok mu zor?” dedi Blanche. Bu arada Gloïre bakışlarını Blanche’ın gözlerinden saçlarına çevirdi.

Gloïre kadının kısacık kesilmiş dalgalı kahverengi saçlarından odanın boşluğuna yayılan esansı tanıyordu. Be Kissable’ın yaramaz kokusuydu bu.

“Hey!” diyerek Gloïre’ın düşüncelerini böldü Blanche, tekrar gözlerine bakmasını sağladı.
“Birini öldürmek çok mu zor?” İlgiyle öne uzattığı güzel başı hemen bir cevap istediğini gösteriyordu.

“Tabi. En azından benim için öyle. Ateşlediğin her silah hayat enerjinden bir parça atar hasmına. Her seferinde en az iki ceset vardır yerde. Biri hedefin, diğeri senin bir kısmın…” Gloïre bunları söylerken Blanche Gloïre’ın elinin üzerinde gezdirdiği parmaklarını temkinli bir şekilde geri çekmekle meşguldü.

Koca bir yudum şarap Gloïre’ın nikotin bolluğu yaşayan boğazından geçerek midesindeki yerini aldı.

Blanche’ın suratı asıktı. Ancak bu ifadenin dahi maskeleyemediği derin gamzeleri Gloïre’ı kadının teninin onu çeken manyetik bir alanı olduğunu düşünmeye itiyordu.

Boşalmış kadehlere baktı. Sandalyesini tekrar geriye ittirdi. Tezgâha uzanıp şarap şişesini kavradı.

Blanche; “Yarısı boşalmış bile” diye saptadı oturduğu yerden.

Gloïre; “Evet, yarısı hala dolu” dedi iğneleyici bir ses tonuyla.

Kadın gülümserken adam boş kadehleri doldurdu. Şarabı tezgâhtaki yerine koyduktan sonra kadının çıplak omuzlarına baktı.

Blanche eflatun bir gece elbisesi giymişti. İncecik askılarının kapatamadığı köprücük kemikleri Gloïre’ı çıldırtıyordu. Boynundan sarkan inci kolyeyi düzelten Blanche adamın dikkatinin dağıldığını gördü.

“Kendini yerine mi koyuyorsun?” diye sordu.
“Nasıl?” dedi Gloïre.
“Kendini diyorum, öldürdüğün kişilerin yerine mi koyuyorsun?”
“Zaman zaman öyle, zaman zaman da başka şeyler…” dedi adam.
“Ne gibi?”
“Sorguya mı çekiliyorum?”
Blanche sustu.

Yavaş yavaş batmakta olan güneşin kırmızı ışıkları odayı doldurmaya başlamıştı.

Blanche bacaklarını masanın altından çıkarıp koridor tarafında bacak bacak üstüne attı. Bu hareketin ortaya çıkardığı cinsel gerilim Gloïre’ın tansiyonunu hepten yükseltmişti. Bakışları Blanche’ın kusursuz ayaklarıyla dizleri arasında yavaşça gezindi. Blanche elini aşağı indirdi, Gloïre’ın gözleri bu kez de eline odaklanmıştı. Yavaşça dizini tuttu. Gloïre garip bir hipnoz altındaymışçasına elini izliyordu. Elini yavaş yavaş yukarıya doğru kaydırdı. Elbisesinin eteği sıyrılmaya başlamıştı. Ortaya çıkan dolgun baldırları Gloïre’ın anlık bir titremeyle sarsılmasına neden olmuştu. Sonra bir anda jartiyerine tutturduğu silahı çekti…




BÖLÜM II



“Manet amnes una nox!” dedi Gloïre. Oturduğu sandalyede başını duvara dayamış acı çekiyordu. Sol göğsünden giren kurşun kaburga kemiğine saplanmış kan kaybetmesine sebep oluyordu.

“Ne dedin?” diye sordu Blanche.
“Manet amnes una…”
“Latince bilmiyorum!” diye bağırarak Gloïre’ın sözünü kesti.
“Herkesi…” dedi Gloïre ve yutkundu. Sol kolu uyuşmaya başlamıştı. “bir gece bekler…”

Blanche ayaktaydı. Elbisesinin sağ askısı düşmüştü. Titreyen elinde tuttuğu silahın hedefi Gloïre’ın alnıydı. Burnunu sol elinin üzeriyle sildi. Ağlıyordu. Bir damla yaş yanağından süzülüp şarap kadehlerinden birine isabet etti. Damlanın düşüşüyle kristal kadeh çok temiz bir tını çıkararak titredi.

Gloïre silaha baktı. Namluyu bu açıdan ilk defa görüyordu. Namlunun çevrelediği kara boşluğa odaklanmıştı.

“Özür dilerim” diye yakındı Blanche, bir hıçkırığın gücüyle sıçradı.

Gloïre hala namlunun içine bakıyordu.

“Ne kadar uğraşırsan uğraş, kendini kurbanının yerine koyamazsın” dedi kadına. Tüm vücudu karıncalanıyordu.

Tüm hıçkırık ve iç çekişler arasından duyulan kadın sesi hep aynı şeyi tekrarlıyordu;

“Özür dilerim, özür dilerim, özür dilerim…”

Namludan çıkan kurşunun alnına doğru yöneldiğini gören Gloïre “Problem değil” demek için biraz geç kaldığını fark etti.

Cansız bedeni sandalyeden aşağı düştü. Kafasından çıkan kan tüm döşemeye yayılıyordu…

Çarşamba, Ekim 25, 2006

Sylvia Plath ve Nilgün Marmara'nın Eserlerinde Ölüm ve İntihar Temalarının Karşılaştırmalı Olarak İncelenmesi

Not: Bu çalışma 08 Eylül 2006 tarihinde Sakarya Üniversitesi tarafından düzenlenmiş olan Uluslararası Karşılaştırmalı Edebiyat Kongresi’nde bildiri olarak sunulmak üzere hazırlanmıştır.

İntihar, kimine göre psikiyatrik bozuklukların yansıması bir edim, kimine göre tanrıya bir kurban... Kimine göre bir sanat, kimine göre muhalefet... Çağlar boyunca süregelen söz konusu edim, defalarca tanımlanmış, farklı disiplinler tarafından birçok kez konu alınmış, sanatçılara ilham vermiş. Esasen konunun fevkalade tekil olmasından ötürü, yapılacak olan çoğu tanım havada asılı kalacaktır. Zira intihar kişinin kendine özgü, yaşamsal, son seçimidir ve tamamen edimi gerçekleştirene aittir.

Ancak elbette ki nedensellikleri üzerine düşünmek mümkündür ve psikologlar, psitiyatristler ve toplumbilimciler başta olmak üzere dünyada pek çok disiplin tarafından araştırılan bir konudur.

İntihar kelimesine etimolojik olarak bakıldığında, Ortaçağda intiharın yerine “sui homicida” ikileminin kullanıldığını biliyoruz. Ardından kendi kendini öldürmek anlamına gelen “suicidum” kelimesinin 18. yüzyılda Fransızcada ortaya çıktığı görünüyor. Osmanlı coğrafyasında ise atrihin en eski zamanlarından beri kendini öldürenler olduğu halde, intihar kelimesi Türkçeye tanzimatla eş zamanlı olarak girmiştir ve kaynağını Arapça'da kurban anlamına gelen “nahr” kelimesinden alır.

Çalışmadaki amaç, öncülün ardılı nasıl etkilediği ve ardıl Nilgün Marmara ile öncül Sylvia Plath'ın eserlerindeki Ölüm ve İntihar temasının benzerliklerini, çoğulcu yöntem kullanarak ortaya koymaktır.

İki farklı yazar ya da şairi konu edinen karşılaştırmalı çalışmaların çıkış noktası, genellikle iki yazar ya da şairin özdeşlik gösteren hayat hikâyeleridir. Ancak bu çalışmada yapılacak olan, alışkanlığı kırıp sanatı alımlamaya bir adım daha yaklaşmak adına, Sylvia Plath ve Nilgün Marmara'nın yaşamlarındaki ortak noktaların edebi bağlamda yansımalarını ortaya çıkarmaktan ziyade, iki yazarın özgün hayat hikâyelerinin yarattığı farkların, edebiyatta onları buluşturan yanlarını ortaya koymak, iki ayrı coğrafya ve iki ayrı kültürün mevcudiyetine karşın, edebiyatın onlar için ortak bir payda olduğunu gözle önüne sermektir.

Ancak özkıyımın hazırlayıcısının kişinin geçmiş yaşantısı olduğunu göz önünde bulundurarak, söz konusu iki şairin hayatlarından birer kesit sunmakta fayda var.

Sylvia Plath, 27 Ekim 1932'de Alman ve Avusturya göçmeni bir ailenin çocuğu olarak ABD'nin Boston eyaletinde dünyaya geldi. Plath 10 yaşındayken babasını kaybetti ve bu ölüm, onun için hayatının dönüm noktası oldu. Bu zaman dilimi, Plath’ın hayatındaki psikolojik buhranların da başlangıcı oldu. Plath bu andan itibaren kendine söz vermişçesine başladığı intihar girişimlerini on yılda bir tekrarlamayı neredeyse bir seremoni haline getirir. Ve Lady Lazarus şiirinde de bunu okumak mümkündür;

Yine yaptım, yine yaptım işte
On yılda bir kere
Beceririm bunu ben...

İlk intihar deneyimini on yaşında gerçekleştiren Plath, aynı yıllara denk düşen tarihlerde şiir yazmaya başlar. Boston Smith College'de okurken aynı zamanda da bir derginin editörlüğünü üstlenmiştir. Bu arada Amerika'nın saygın eleştiri kalemlerinden Alvarez'e şiirlerini gönderir, kimileri yayımlanmaya değer görülür. Plath artık tanınmış, ünlü bir şairdir. Bu arada kazandığı bir bursla Cambridge Üniversitesi'nde öğrenim görmeye başlar. Cambridge'de, daha sonraları İngiliz Kraliyet Ailesi şairleri arasına girecek olan Ted Huges'la tanışır. Kısa bir süre sonra evlenirler.

Bu birliktelikten üç çocukları olur. Çocuklarla birlikte Plath, bambaşka bir hayatın içine girmiştir. Ve artık kadın olmanın sorumluluğu tüm benliğini sarar. Bu onun için derin bir sıkışmışlık duygusudur, zira Sırça Fanus'taki feminen öğeler bunun kanıtlayıcısı niteliğindedir. Nihayetinde Huges'un başka bir kadınla ilişkisini öğrenen Plaht 1962 yılında çocuklarıyla birlikle Londra'ya yerleşir. Ve burada kendini yoğun bir şekilde şiire verir. Ve psikolojik sorunlarının doruğa çıktığı '63 Şubat'ında intihar eder. Londra'ya yerleştikten sonra yazdığı kırk bir şiir, ölümünün üç yıl ardından “Ariel” adlı bir kitapta toplu olarak yayımlanmıştır.

Sylvia Plath'ın ardılı Nilgün Marmara ise 1958 yılında İstanbul'da doğdu. Kadıköy Maarif Koleji'nde öğrenimini tamamladıktan sonra Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden lisansını aldı. Lisans tezinde Sanatçı-İntihar ilişkisini derinlemesine inceledi. Tezindeki ana başlıklardan biri de şöyledir; “İntiharla Sanatsal Yaratı Arasında ilişki: Plath Şiirlerini ve Ölümünü Nasıl Yaratır?” Plath'ın görüşleri Marmara'yı derinden etkiledi. Şiirlerinde Plath'ın imgesel yoğunluğuna benzer bir tarzla düş ve gerçek arasındaki bireysel kırgınlıklarını zaman zaman cinselliği, sert bir gerçeklikler sanatına konu edindi. Marmara'nın şiirleri ilk olarak Daktiloya Çekilmiş Şiirler ismiyle 1988'de yayımlandı. Nilgün Marmara, 29 yaşında Beyoğlu'ndaki evinin balkonundan kendini aşağı bırakarak yaşamına son verdi. Benzer bir serüveni yaşayan Plath gibi, onun da günlüğü ölümünden sonra “Kırmızı Kahverengi Defter” adıyla yayımlandı. Marmara, J.Paul Sartre'ın; “intihar, dünyada var olmanın bşr başka yoludur” cümlesini yorumlarken, aynı zamanda intihara yönelik kendi bakış açısını da ele vermiştir. Kişi, ölümü bir eylem olarak seçme yoluyla kendi varlığını gerçekleştirir. Ve böylelikle kendi var oluşunu hiçlikle tanımlar. Cemal Süreyya, Cezmi Ersöz, Orhan Alkaya, Lale Müldür, Ece Ayhan, İlhan Berk gibi birçok isimle yakından dost olan Marmara'nın ölümü üzerine çokça kalem kavgası yapıldı. Eski dostlarından Ece Ayhan'ın, Marmara'nın ölüm sebebini bildiği öne sürüldü. Bunun üzerine Ayhan, kendisine yönelik suçlamaları “Nilgün Marmara Üzerine 8 Soru” ve “128 Nilgün Marmara” başlıklı iki yazıyla cevapladı.

Cemal Süreyya ise “841.Gün” adlı eserinde şu satırlara yer verdi; “Nilgün ölmüş, beşinci kattaki pencereden kendini aşağı atarak canına kıymış. Ece Ayhan söyledi, çok değişik bir insandı Zelda. Akşamları belli bir saatten sonra kişilik, hatta beden değiştiriyor gibi gelirdi bana. Yüzü alarır, bakışlarına çok güzel ama ürkütücü bir parlaklık eklenirdi. Çok da gençti sanırım, otuzuna değmemişti daha. Bu dünyayı, başka bir dünyanın bekleme salonu olarak görüyordu. Dönüp baktığımda bir acı da buluyorum Nilgün'ün yüzünde. O zaman görmemiştim, bugün ortaya çıkıyor.

Marmara'nın özellikle 1980 sonrası şiirlerinde Ölüm ve İntihar teması kendini tamamıyla hissettirmeye başlar.

Tüm hücrelerinle kus cellât yargıları
Sesten sonra, söğünçle
Bir gelecek insanlığa

Marmara'nın daha önceki şiirlerinde rastlanan ölümü dış etkilerden bekleme durumu artık değişmiştir. Marmara, artık kendi saf şiddetini yaşar ve kendini şu şekilde ifade eder;

Zaman az kaldı, zorlanmış bedenim
Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi
Aşk, bağlılık ve hiçbir tutkuyu düşünmeden
Kalıvermeliyim öylece kaskatı...

Plath ve Marmara şiirinin en ayırt edici özelliği, Plath'ın olağanüstü kasvetli ve kötümser tutumuna karşın, Nilgün Marmara'nın kısmi iyimserliğidir. Bu yargıya varmamızın en önemli kanıtlarından biri, Plath'ın kaleminden dökülen “insan sevgisi, doğruluk, haklılık” uzak dünyalardan gelmiş yabancı şeylerdir bu çevrelerde. Satırlarından ve diğer yazarlardan öğrendiğimiz üzere Marmara'nın çevresel ilişkilerden sıkılan biri olmadığını, aksine hayattan zevk almanın yollarını arayan genç bir kadın olduğu biliniyor. Nilgün Marmara'nın özkıyımı daha kendine dönük bir edimken, Plath'da dış dünyaya karşı bir sistem görüyoruz. Nilgün Marmara için birey olmak, herşey olmak gibi bir şeydir. O öldükten sonra kalanlar, sadece kendi yaralarını saracaktır.

Geriye kalanlarsa
Eski sıcaklığında anımsamanın
Ses çıkarmadan, göstermeden
Gizliyorlar yaralarını

Plath, aşkı hayatın bir parçası olarak görür. O'na göre sevgili, bireyin kendi yarattığı bir şeydir. Ölmeden önce yazdığı bir şiirde, sevgiliye karşı kiniyle, bu bağlamda gerçekleştirmek istediğin intihar eylemini şöyle satırlara döker.

Bir fırtına kuşunu sevmeliydim senin yerine
Bahar geldiğinde gökyüzünü süsler hiç değilse
Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya
(Kafamın içinde yarattım seni galiba)

Plath, ölmek bir sanattır der ve Marmara bu sözlerden ciddi biçimde ilham almıştır. İntihar etmeden kaleme aldığı son eseri olduğu tahmin edilen şiirinde Marmara,

“Yüreğinizin üzerinde bir küçük kese: ölünün ve
Ölümün gözünden çalınmış bir damla yaş” diyerek, ustası olarak nitelendirilebilecek Plath'dan aldığını, daha da ustalaştırarak dile getirmektedir.

Sonuç olarak, etki-etkileşim-analoji bağlamında bir değerlendirme yaptığımızda gördüğümüz mükemmel denge onları iki özgün “şair” yapar. Bununla birlikte sürekli aynı konulardan bahsetmelerine rağmen, sürekli farklı perspektiflerden bakabilmemizi sağlamışlardır.

Aynı zamanda Plath ve Marmara özelinde bakıldığında sonuç olarak gelişmiş ya da az gelişmiş kapitalist ülkelerdeki kadınların açmazlarının benzer olduğu görülür. Sistemin daima ikincili olmaya itilen kadın, her türlü sosyal, siyasal, bireysel sıkıntıların birincil hedefi olmaktadır.

Bu sebeptendir ki dünyadaki intihar oranlarına bakıldığında bu edimden en çok kadınların mustarip olduğu görülür.

Hazırlayanlar : Alter Ego & Catharsis

Çarşamba, Eylül 20, 2006

Halka

Bir halka yüzünden buradayım. Küçük, nikelajlı bir halka.

İki gün önce hırdavatçıdan doksan kilograma kadar çekeceğine garanti aldığım bu küçük halka altmış kilogram bile çekmedi. İşte tam da bu yüzden buradayım. Doktorlar boynumun incindiğini söylüyor… Şanslıymışım. Oysa ben kütürtüler çıkararak kırılmasını bekliyordum. Ne şans ama! Kırılan şey boynum yerine halka oldu.

Beni kapattığı hapisten kurtulmak istediğim bedenim düşüşün ve incinen boynumun etkisiyle bilincimi kapatarak kendini korumayı başardı.

Boynum ipteyken tekmeleyerek altımdan atmayı planladığım bilgisayar kasası devrildiğinde kuş gibi uçmayı, bir anda huzur dolmayı ya da acısız bir ölümle kucaklaşmayı beklemiyordum elbette. Ancak halkanın kırılması… Bu kadarı da pes doğrusu!

Hırdavatçıya giderken almam gerekenlerin listesini sürekli içimden tekrarlıyordum; Tavanda ilk deliği açmak için halkanın çivisinin çapına eşdeğer çapta bir çivi, o çiviyi çakmak ve daha sonra halkayı açılan deliğe sokmak üzere çiviyi çıkarmak için bir keser, bahsi geçen halka ve o halkanın içinden geçip boynumu kavrayacak yeterince kalın bir urgan…

Yol üzerinde sürekli soluduğum, ağaçları yeşerten, çiçekleri renk renk filizlendiren bahar havası beni çileden çıkarıyordu. Güneş yemyeşil çimler üzerine düşmüş çiğleri buharlaştırırken ruhumun derinliklerine hapsettiğim son huzuru da bir mıknatısın demir tozlarını çekip alması gibi benden alıyordu. Oysa bahar mevsiminin insanları iyileştirici etkisinden bahsedilir.

Bir sır vereyim, bu düpedüz aldatmaca! Kış mevsiminin doğayı yok etmesi, geçici bir mezara ya da uykuya sokması bahara yeğdir.

Ben, içimde dünyalar donduran, dünyadaki en önemli insanı, beni, acıdan acıya sürükleyen bir kış yaşarken doğanın karnaval kıyafetleriyle karşıma çıkması uyumsuzluğumu kamçılayarak uçurumu derinleştiriyordu.

Mezarım olacağını ümit ettiğim evimle istikametim arasındaki yolu kat ederken kafamın etrafında turlayan rengârenk kral kelebeklerinin kanatlarındaki pulları kirli ve yapışkan parmaklarımla sıyırmak, yanından geçtiğim parkta kendisi gibi küçük yaştaki sevgilisinin kafasını omzuna bastırmış anın huzurunu yaşayan veledin yüzünü postalımla dağıtmak ve mevsimin filizlendirdiği her çiçek tomurcuğunu koparıp üstlerinde tepinmek istiyordum. Ben, küstah bir efendi zihniyle sahip olduğum bu hayvanın, bedenimin, yok olup gitmesini istiyordum.

Hırdavatçıya girdiğimde tek istediğim mümkün olduğunca az diyalogla alışverişimi yapabilmekti. Ancak dükkân sahibinin sorgulayıcı bakışları isteklerimi sıralarken sıkıntıya girmeme sebep oluyordu. Altı üstü ruhumu bedenimden ayıracaktım ama cinayet işleyeceğim hissine kapılıyordum. Siparişlerim hazırlanırken birini öldürmekle cinayet işlemek arasındaki ince ayrım takıldı aklıma. Ben masum birini değil, bana anılamayacak kadar fazla kötülük etmiş güdük bedenimi öldürecektim. Buna cinayet değil nefsi müdafaa denir. Zira cinayet eyleminde tek taraflı kötülük söz konusudur. Kendi kendimi aydınlatmış olmanın rahatlığıyla oraya buraya istiflenmiş boya kutularına bakıyordum. O sırada tezgâhın üzerine konan poşetin içindeki ıvır zıvırın takırtısıyla kendime geldim.

+ Siparişiniz hazır.

Suç ortağıma teşekkür ederek borcumun ne kadar olduğunu sordum.

+ On iki lira.

- Ne? On iki lira mı? Bu düpedüz soygunculuk!

+ Olur mu efendim, bakın keser beş lira, halka üç, dur bakayım… Urgan da dört. Ne etti?

- On iki…

+ Bakın, çivi de benden!

O gün kimsenin mutlu olmasını istemiyordum.

- Hayır, hayır, hayır! On liradan bir kuruş fazla vermem!

Biliyordum… Öldükten sonra bu liralar hiçbir işe yaramayacaktı, ama dedim ya, kimsenin mutlu olmasını istemiyordum.

On lira elli kuruş vererek aldığım yüküm sağ elimde yeşil bahar havasının hâkim olduğu cehennemime çıkıp evimin yolunu tuttum.

Çocuklarımızı da alıp beni terk eden karımın daha sonra unuttuğu eşyalarını almak üzere geldiğinde açacağı kapıyı ardımdan kilitleyerek nihai olacağını sandığım eylemime başladım.

İşte, boynumda urgan, bilgisayar kasasının üzerinde dikiliyordum. Hiç tereddüt etmeden sağ ayağımın tarağını ittirmek üzere kasanın yanına dayadım. Kasanın soğuk metali beni bir anda yıllar öncesine, çıplak bedenimin ilk kez başka bir insanın çıplak bedenine değdiği güne götürdü. Ürperdim, duraksadım. Ayağımı tekrar kasanın üzerine koydum, boynumu saran urganı biraz genişlettim ve en son ne zaman seviştiğimi hatırlamaya çalıştım. İçimden bir ses “Keşke o zaman bunun son sevişmem olduğunu bilseydim” dedi. Karşı çıktım, öfkeyle bağırdım;

- Bedensel, dünyevi ve ahiri zevkleri reddediy…

Dengemi kaybettim, cümlemin bundan sonrası bir hırıltı olarak ciğerlerime hapsoldu. Bilgisayar kasası beni olduğum yerde asılı bırakarak devrildi. O anda insan aklının neme ne bir şey olduğunu anladım. Bir milisaniye içinde aklımdan geçen onlarca düşünce arasından en önemlisi bunun böyle olmaması gerektiğiydi. Bu böyle olamazdı! Kazara mı ölecektim yani! İçimden binlerce lanet okurken boynumdan geldiğini sandığım bir kütürtü koptu…

Ara ara hayal meyal gördüğüm görüntülerde yerde yatıyordum. Başımda ağlayan bir kadın vardı. Görüntü netleştikçe o kadının karım olduğunu anladım. Tabi anladığım tek şey bu değildi. Halka kırılmıştı, yere düşmüştüm… Karım çığlık çığlığaydı;

+ Ne yaptın sen! Pis herif! Ne Yaptın?

Konuşmak için inanılmaz çaba sarf ediyordum. Ağzımı açtım;

- Kazıklandım… Lanet hırdavatçı, beni kazıkladı!

Daha fazla konuşamadım, bilincim kapandı.

Sonra buraya getirmişler beni… Sürekli olarak gördüğünüz şu hemşirenin gözetimi altındayım. Şimdi emin olduğum tek şey var; buradan çıkar çıkmaz ilk işim tüketici hakları koruma derneğine durumu bildirmek olacak ve emin olun bunun intikamını alana kadar ölmeyeceğim.

Herkesin İçinde Bir Katil Vardır

Tutkulu bir aşık sevgilisiyle arasına giren herhangi bir canlının ümüğünü sıkabilir. Bir anne çocuğunu korumak için insan hayatının değerini bir böceğinkine indirgeyebilir. Yeterince para verilen bir pilot uçağını yüzlerce masum sivilin yaşadığı binanın üzerine çekip haznesindeki bütün bombaları bırakabilir. Bir adam sadece psikopat olduğu için eline geçirdiği herhangi bir tam otomatik makinalı tüfekle Taksim'in göbeğinde öldürülene kadar onlarca insanı deşebilir.

Herkesin içinde ve her yerde bir katil vardır, eyleme geçenlerse bunu sadece dışa vuranlardır.

Bas bir erkek sesinin en sevdiğiniz klasik parçalardan birinde avazı çıktığı kadar çığlık atarak detone olması gibi birşeydir bir katili iş başında izlemek belki size göre. Ama bence katil, daha somut manasıyla, göğüs kafesinizi zorlayan içsel bir itkidir.

Perşembe, Ağustos 31, 2006

Uyuyorsun

Saten nevresim takımları içine gömülmüş çıplak bedenin. Yüzünü görüyorum. Pürüzsüz teninle kaplı boynun ellerimin arasında. Şah damarın mors alfabesiyle şehvet sözcükleri fısıldıyor avucuma. Uyuyorsun. Saçların yayılmış krem rengi yastığın üzerine. Ağzında yavrusunu taşıyan timsah dikkatiyle yapıyorum her hareketimi. Elimi kaldırmadan boynundan kulağına doğru sürüklüyorum. Parmaklarımın kulağına temasıyla irkiliyorsun. Uyuyorsun. Parmağım tüm kulağını okşuyor kendi rızasıyla. Yüzünde ancak güneş doğarken görülebilecek bir çiğ tanesinin saflığını taşıyan bir gülümseme belirip kayboluyor.

Kaskatı kesiliyor ellerim, parmakların hareketsizleşiyor. Nefesin okşuyor boynumu, yastığın üzerinden kaldırıp omzuma koyduğun başın hareketsizleşirken elin göğsümün üzerinden vücuduma mutluluk pompalıyor…

Tüm hayatımı değiştirdin. Ruhumu, kalbimi benden aldın ve sonra uykuya daldın.

Uyuyorsun ve ben hala elini tutuyorum.

Kendi kendine uyanmanı beklerken uykuya dalmaktan korkuyorum…

Hissetmiyor musun, sabah oldu!

Hissetmiyor musun?

Hissetmiyor…

Boynun tekrar ellerimin arasında ve sen o kadar sessizsin ki!

Boynun hala ellerimde, gözlerin tavana dikilmiş…

Boynun ellerimde, ısırdığın dilin mor bir halı gibi sarkıyor ağzından…

Boynun ellerimde… Şah damarın…

Şah damarın???

Salı, Haziran 20, 2006

Kadın, Satiradam ve Yoldan Geçenler*


Ukrayna’dan alınmış yeşil çakmakla, Kıbrıs’tan alınmış tane Coffee Creme’ini yaktı. İçine çektiği dumanın her santimetre küpünde birbirlerine çarpım halinde bulunan karbon monoksit atomları ciğerlerine yapışıp ona mazoşist bir zevk veriyordu. Küçük nikotin saçıntıları yapıştıkları hücrelerle etkileşime geçiyor ve zevki “misli” ekini kullanabileceğimiz kadar arttırıyordu. Normalde beyaz olan hücreler nikotinle etkileşime geçer geçmez önce kızarıyor, sonra morarıyor ve son olarak da koyu bir kahverengiye dönüşüyordu. Değişim görülmeye değerdi.

Bir çekim daha aldı purosundan, diyaframı elinden geldiğince durdurmaya çalıştı onu, tabii bu mücadele sırasında küçük bir öksürük bulduğu fırsatı değerlendirerek adamımızın boğazından yukarıya çıktı ve ağzına bakan kadının gözlerinde zuhur oldu.

“Çok yaşa!” dedi kadın.

“Zaten çok yaşayacağım” diye geçirdi adam içinden. “Öksürdüm…” dedi düşüncelerini gizleyerek.

Ses çıkarmadı kadın, kafasını önüne eğdi. Mide ve bağırsak duvarlarından kanına karışmakta olan liserjik asidin çıkardığı emilme sesini dinliyordu. Gözenekçiklere sürtünen asit parçacıkları tutuluyor ve akıl almaz bir hızla kılcal damarlara yönlendiriliyordu. Kılcal damarlara girmeyi başaran yabancı madde vücudun öz pompası tarafından kromozomlara ve beyne götürülüyordu. Koca bir kütle olan beynin görüşle alakalı kısmına hücum eden parçacıklar kırmızıları daha kırmızı, yeşilleri daha yeşil yapmakla kalmıyor, aynı zamanda üzerinde dikilmekte olduğu halının sabit bir frekansla dalgalandığını hissetmesini sağlıyordu.

“Üzerime oturmalısın” dedi yatak.

Sandalye altında kıpırdandı.

Bu sırada az önce elinde puro tutan adam mızıka çalan bir satire dönüştü.

“Aaa!” dedi kadın

“Hı?” dedi satir.

“Yoo” dedi kadın

“Yaa!” dedi satir.

“Ne oluyor yahu?” dedi purolu adam.

“Çok kalabalık burası” dedi kapı.

“İllallah!” dedi kadın ve gözlerini kapadı.

Adam, tetrahidrokanibal etkisindeki beyni ilgisiz bir hal almasını sağladığından, kadını umursamadan kızarık gözlerini devire devire altındaki minderlere uzandı. Purosunu kül tablasına bırakmayı unutmuştu. Gözlerini kapadı, bir anda kendini papatyalar arasında koşuşturup duran onlarca çıplak hippinin arasında buldu. Gökyüzünde mor bulutlar, ufuktaki eflatun ağaçlarla birleşip, sarı papatyalarla yeşil çimenler de bu peyzaja katıldığında adam “evet, galiba uyudum” diye geçirdi içinden. Kafasını sağ taraftaki hippilere bakmak için çevirdi ve onların arasında John Winston Ono Lennon’u gördü. Elini havaya kaldırdı, Lennon’a doğru salladı. Fark edilmişti! Çok sevindi ve zafer işareti , parmakları arasında yanmakta olan puroyu serbest bırakan bir zafer işareti yaptı. Yavaş çekimde battaniyelerin arasına düşen puro küçük kıvılcım saçıntılarını her tarafa yaymıştı…

-------------------------------------------------------------------------------------

“Uyuşturucu öldürür!” dedi Emin.

“Bırak ya, hiç bir şey olmaz.” dedi Rüstem

Bu arada içinde iki insan kebabıyla cayır cayır yanmakta olan müstakil bir evin yanından geçiyorlardı…

Pazartesi, Haziran 19, 2006

Mono Ölüm *

tik… tak… tik… tak… tik…

“eskimolar kırk küsur çeşit kar yağış şeklini birbirinden ayıran kelimeler kullanırlarmış. al sana onlardan biri; uyuz bir köpeğin tüylerinden dökülen kepeği andıran kar. dağların çepeçevre sardığı eskişehir ovasında, görmeye alışık olduğum bu lanet şey, aralıksız on iki saattir yağmakta ve şehri kirli beyaz renginde sinsi bir ahtapot gibi sayısız uzantısıyla kavramış durumda.”

“esasında karı severim, yani severdim. ama o zamanlar nasıl işlediği hiç de umurumda olmayan ısıtma sisteminin zımbırtısına bastığımda sıcacık olan bir evim vardı. ancak hayat, namlusuna sürülü magnum marka 45’lik mermisi bulunan ve arada bir tekleyen, kabzasının altında, şarjör ağzının tam sağında gümüş varaklı harflerle “desert eagle” yazan bir tabancaya benzer. bu tabanca elindeyken namluyu alnına dayadığında tetiği çekersen -ki bunu her gün bilinçsizce birçok kez tekrarlarsın- silahın patlama olasılığı çok yüksektir. şahsen ben, büyük bir ivme ile havada uçuşan beyin parçacıklarımı defalarca görmüş ve her seferinde az önce temizlemiş olduğum odanın siyahi bir boya gibi yayılan kanla kirlendiğine üzülmüşümdür.”

“evet, evet. bin bir umutla okuduğum üniversiteden kalan bu soyut konuşma alışkanlığını bırakmam gerektiğinin farkındayım. baştan, ‘ancak hayat’ dediğim kısımdan alalım…”

“avukatımın cezamın hafifletilmesini sağlayabileceği gerekçesi ile savunmama eklediği şekli ile “cinnet geçirip” karımı, ayla’yı, vurduğumdan beri kendimi toparlayamadım. ‘cinnet geçirip’ miş! lanet herif. söylediği hiçbir şey hiçbir boka yaramadı! ardından gelen, on üç senemi yiyen leş kokulu kanalizasyon çukuru, çıkışı olmayan fare deliği! eskişehir cezaevi…”

az önce iç sesinin tüm dürüstlüğüyle ruh halini anlatan semih, şimdi karlar arasında bata çıka kuzeye, tren yolunun karı böldüğü yere doğru ilerlemekte. ancak ne yazık ki ölümün doyumsuz kursağı orada gurlamakta bu gece…

tik… tak… tik… tak…

beş dakika sonra…

acı bir tren düdüğü,
çelik raylar üzerinde sürtünmeden oluşan kıvılcımlar,
orta yaşlı, adı Semih olan bir adamın korku dolu tok çığlığı,
çarpışma anı…
yerde yatan hayat suyu kurumuş koca bir pınar;
içinde Ayla’yı vurmuş olmanın git gide soğuyan huzursuzluğuyla
adamımızın cansız bedeni…

Pazar, Kasım 27, 2005

Boşuna *

Sen istedin piyon olmayı.
Kafa, duvar, kan…
Vezir ve hatta şah olabilecekken piyon olmak senin seçimindi.
Acı, kırmızı noktacıklar, baş dönmesi…
Aslında pilot da olabilirdin, ama bunu seçmedin.
Çat. Kendi suratında patlayan tokat… Afallama…
Duvardaki kan lekesi kadar anlamsız artık yaptıkların.
Burunla göz arasından süzülen bir damla kan. Şıp, yerde…
O kadar da acımıyormuş. Kan korkuturdu seni, boşunaymış.
Gözün içine giren kan. Kızıl bir oda…
Kalbin de bu kadar kanamıştı arkasından bakarken.
Kasılma, diyafram, hıçkırık…
Kafanı kaldırıp etrafına baktığında, havayla dolu bir oda göreceğine, onunla dolu bir oda görüyorsun şimdi.
Özlem, acı, öne düşen baş…
Yatağın… Orada uyumuştu sen başka şeylerle ilgilenirken.
Kafa, masa, biraz daha kan…
Masanı toplamıştı sen uyurken.
Burun, kazak kolu, sümük…
Geçmişten bir sahne, içinde mendil sen ve o geçen.
Ağız, ciğer, tıkanan çığlık. Yankılanıyor kafanda…
Bu gece nerede? Onunla mı yoksa?
Beyin, iç güdü, tiksinti...
Kolları etrafında. Göğüsleri dokunuyor vücuduna.
Çığlık, hırıltı, kusmuk…
Birazdan birlikte gidecekler yatağa.
Halı, sen. Küt, yer…
İlk kez dokunacak bir el küçücük bebeğinin dokunmaya kıyamadığın bedenine.
Gözyaşı, hafıza, kilitli metal kutu…
İçten gelen ses… Hak ettin bunları!
Dolap, metal kutu, kilit, yumruk, kan…
Replikler söylendi. Zeus, Osiris, Musa, Davut, İsa, Muhammet öldü. Allah bile…
Hafıza, anahtar, üçüncü çekmece…
Gelecek mutluluk getirecek ona. İstemişti seni, ama isteyememiştin sen bir türlü. Öküz! Çekmece tutacağı, donlar, çoraplar, öfke…
Ara şimdi… Kaybettin çoktan. Ağla, sızla…
Biraz daha çorap, metal tıkırtısı, anahtar…
Boşunaydı çabalaman… Mutlu o. Onunla “O”… O da “O”nunla…
Metal kutu, kilit, anahtar…
Ne anlamı var? Kaya yuvarlandı, başladığın yere döndü yine…
Şakak, korku, soğuk…
Mutlumudur şimdi? Değdi mi tüm bu olanlara?
Tetik, Namlu, BAM…
Allah kahretsin…
Vücut, bacak, titreme…
Ne de çabuk geçiyor 1 milisaniye…
Soğuk, karanlık, Her taraf kan…

M. Harun AKGÜN

Cuma, Kasım 25, 2005

Şehirlerarası I *

x/..

Katilsin.

Kramatorsk yolunun en sol şeridinde arabadasın, bastığın gaz pedalı arabaya batıyor. Araba bağırıyor, sen basıyorsun… Sen bastıkça o biraz daha bağırıyor, bu iş hoşuna gidiyor. Siyah göz bebeklerin yavaş yavaş koyu kızıla dönüşürken dikiz aynasından arkandaki sonsuz şeritli boş yolu görebiliyorsun. İşte yine yoldasın, umursamıyorsun, ilk kez olmuyor bu. Arkanda bıraktın oyma ve boşaltma işlemini yaparken kullandığın bıçağı, çıkardığın şey ona saplı bir vaziyette, hala sıcak, hala atıyor. Boş bir göğüsle verandada yatan kurbanın, içinde tutacak resmi olmayan bir çerçeve gibi manasız. “İçinde köşesi kıvrılmış, nemden ve uzun süreli kötü muameleden rengi sararmış bir fotoğraf olmasından daha iyiydi bu.” diye karşı çıkıyorsun vicdanına. O seni dinlemiyor. Sen konuştukça gözlerini kaçırıyor, seni dinlemediğini belli etmek, artık susmanı istediğini göstermek için göğüs kafesine birbiri ardına binlerce yumruk indiriyor. Yumrukların sende yaptığı etki, sabah kalktığında yaktığın ilk sigaranın tazelenmiş ve oksijene muhtaç ciğerlerinin üst kısmında yaptığı etkiden farksız. Aniden asılıyorsun frene. Duruş mesafesi 35 metre…

Açık camdan içeriye yanmış tekerlek ve balata kokuları giriyor. Flaşlar patlıyor kafanın içinde, patlayan her flaş başka bir fotoğrafı çekip alıyor geçmişten, ve atıyor kapalı gözlerinle gözkapaklarının arasına. Yolun yan tarafında koca bir tabela Kramatorsk’a bir saat on beş dakika kaldığını belirtiyor. Yolun karşısında ise aynı tabelanın Kremenchuk ile alakalı olanı bulunuyor, ibare aynı, bir saat on beş dakika, ama sen, sana doğru bakan diğer tabelayla ilgilendiğin için bunu fark etmiyorsun. Kremenchuk ile ilgili olan tabela kırılıyor bu duruma, ve kısalarak kayboluyor. Bir flaş daha patlıyor, göğsünde hala hissedebildiğin bir baskıyla son flaşın gözlerinin önüne getirdiği sahneyi inceliyorsun. Sen, o, orası… Turuncu bir oda, sönmek üzere olan birkaç mum. Elinde fotoğraf makinesiyle dikiliyorsun. Arabanın içindeki parmağınla hayalinin içindeki fotoğraf makinesinin deklanşörüne basmaya çalışıyorsun, olmuyor. Hayal kırıklığına uğramış bir vaziyette arabanın kavrama noktasını bulmaya çalışıyorsun. Araba bağırıyor, seni üstünden atmak istercesine silkeliyor, sonra kaymak misali altında uzanan yolda bir inşaat işçisinin margarin üzerinde bulduğu, ve çekerek aldığı uzun bir saç teli gibi ilerlemeye başlıyor…

x/..

M. Harun AKGÜN

Edebiyatta Ölüm ve İntihar - Hiç -

Müslüm Yücel'den yaptığım alıntının ikinci kısmı.(ilk kısım) Burada bir miktar yaşamın saçmalığına değinmiş, edebiyattan örnekler sunmuş. Sunulan örnekler de mutlaka okunması gereken kitaplar. Buyrun, okuyun...

"Zaman seninle alay ediyor. Varolmak, hiçliğin içine düşmekle aynı anlama geliyor. Bütün dinlerden ayrıldın. Bütün tanrılar sana küskün. Akılsız bir deliden geceleri tanrıya isyan etmenin yollarını soruyorsun. Deli sen konuşunca yüzünü gizliyor, olanca sesiyle bağırıyor: İsyan boyun eğmektir ve dünya Plath'ın, Sırça Fanus'ta söylediği gibidir. Sırça Fanus içinde bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düşten başka birşey değildir ve kendimizi uyandıracak iğnelere de sahip değiliz. Beckett'ın kahramanı Hamm geliyor: "Tanrı kalleşin teki! Öyle biri yok" diyor. Hayatın kıyısında çeşitli renkler var, biliyorsun; her şeyi görmenin verdiği acı, yalnızca mutlu görünme formülü... Kendine karşı korkunç bir ikiyüzlülükle karşı karşıyasın. Daima bir şimdi'yi düşün diyorlar, popüler zevkler edin, yaşayanların kanı yeni bir toplum için iyi bir gübredir ve kurukafalardan oluşan piramitlerin üzerinde duran kişi, daha uzakları görebilir. Böyle diyorlar. Neyin bittiğini bilmeden, bitti diyoruz; neyin başladığını bilmeden başladı diyoruz. Her şeye hakim olan insan, kendine hakim değil. Kendi yarattığı boşlukta bir kayıp insan. İnsanlık ve dünya bu kayıpların ürünü. Herkes uyanık olmak zorunda, uyku yok. Çünkü kendinden başlayarak, herkes güvensizlik içinde. Sırtımızı dayayıp uyuduğumz insan bizi tedirgin ediyor. Ağzımız 'acaba'larla dolu, 'belki'ler tek yardımcımız. Birinden aldığımız bir şeyi, bir başkasına çok ucuza satabiliyoruz. Duygular, düşünceler mevcut piyasa içinde sürekli müşteri arıyor. Her şeyimiz satılık. Oysa ki sen gece boyunca bir rüyadan bir rüyaya geçip duruyorsun Sabah uyandığın zaman sırtın sırılsıklam. Anlamsız bir düzensizlik baktığın her şeye hakim, ruhun artık bildiklerinin kadavrası. Kafa yok, ağız var...

... Bir çember çiziyor film: Başladığı yer, aynı zamanda bittiği yer. Çemberin üzerinde yol alırken, kapsadığı dairedeyiz. O değirmi alan dünyanın tıpkı basımı: Oyunlar şüpheler, rastlantı ve elden sıvışıp gitmiş sevdalar, namluya sürülmüş mermi ve kaçmalar ve her şeyin dibinde: Yangın: Kıyamet. Deli gömleğiyle bitiyor film: Yeryüzünde olup bitenlerin bedelini ödemeyi üstlenenler yok mudur?"

(Edebiyatta Ölüm ve İntahar - Müslüm Yücel)

./..

Edebiyatta Ölüm ve İntihar - Aşk -

Müslüm Yücel... Geç fark ettiğim bir edebiyatçı. Yazıları ilgi çekici. Kitabının küçük bir kısmını sizlerle paylaşmak istiyorum...

"Dinlerin en ucuzudur aşk. Aşk ve din arasında kadının aldığı rol peygamberliktir. Kul ve aşka inanacak olansa erkek. Kimsenin yapabileceği birşey yoktur. Çünkü aşk stratejisini insan ancak aşık olmadığı zaman kullanabilir. Aşık olduktan sonra bütün stratejiler kadının lehindedir. Kadın aldatacaktır. Nasıl? Aldatmaya başladığı an kadının yaptığı ilk iş erkeği kendi çevresinin dışına çıkartmaktır, onu gülünç duruma sokmaktır. Kadın arkadaşlarıyla bunun keyfini yaşar, nasılsa bir aptal hala onu sevdiğini söylemektedir. Hatta karşılaşma anında bir tebessüm yayılır, içten bir gülümsemenin, birazdan kahkaha olacağı bellidir. "Herkesin bir korkusu vardır, ahmak olmaktansa kalleş olmak." Kadınlar asla ahmak olmazlar ve kadının öğreteceği an büyük sanat, şudur, sana açıkgözlü olmayı öğretecektir. "Bir kadın yüz kadından daha fazlasını öğretir" hem de.

Ve Gerçek;
"Sana gelmek için başka adamı bırakıp kaçan kadın, bir başkası için de seni bırakıp kaçacaktır. Seni büyülemek için ne yapıyorsa, senin yerine bir başkasını büyülemek için de yapacaktır."

Diyelim ki kadın sevdi ve sevdiği uzakta. Böylesi zamanlarda kadınlar kadınlarla dertleşmezler, bir erkek bulup dertleşirler; sevgililerini ne kadar çok sevdiklerini anlatırlar, erkek bu sevgiden etkilenip bir şeyler imaya kalktığı zaman kadın incinir, ama adam bakışlarını denetlemeye daha dikkatli davranmaya başladığı andan itibaren bu sefer kadın daha fazla incinir.

Buna reğmen kadınlar hiçbir zaman baş kişi değillerdir, her zaman başkalarının gözüyle görülen kişilerdir. Çünkü kadınlar için güzel olmak bir ödevdir.

Aşk hallerinde erkek olmak tehlikelidir. Aşkta bir erkek kadınlaştığı oranda mutluluk sağlanabilir, gerisi laftır. Toplum ödlek kelimesini icat etmiştir ve bu icat erkeğin imajı haline gelmiştir. Kahraman ve cesur imgeleri yine erkeğe yüklenmiştir. Yok böyle bir şey. Aşkta kahramanlık ve cesaret boynuzlanmayı kabul etmektir. Kadın erkeği entelleştirirken, kendisi maçoyu oynar ve erkek bu maçoyu fark ettiğinde yeni bir sıfat kazanır:Enayi.

Bir kadın, eğer budala değilse, eninde sonunda bir insan yıkıntısıyla karşılaşır ve onu kurtarmaya çalışır. Ama bir kadın, eğer budala değilse eninde sonunda akıllı, sağlıklı bir adam bulup onu yıkıntıya çevirir. Her zaman başarır bu işi. Çünkü kadın "düşman bir ırktır, Almanlar gibi."

Ve Erkek.
Erkek ne zaman aşıktır? Sevdiği kadını iç çamaşırından kıskandığı zaman..."

(Edebiyatta Ölüm ve İntahar - Müslüm Yücel)

Aynı kitaptan ilgi çekici bulduğum birkaç kısımı daha eklemeyi düşünüyorum. Tek amacım, daha önce fark etmediyseniz bu edebiyat insanını, ve kitaplarını daha fazla tanımanızı sağlamak.

./..