kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ekim 03, 2008

Bana Gülümsese

Fotoğraf mı çekiyorum yoksa çile mi bilmiyorum. Deklanşöre her basışım hafıza kartına bir fotoğraf yollarken her nefes alışım ruhumu battığı çamur içinde daha da derinlere gömüyor. Dayanılmaz olmaya başladı.

Başlangıçta acımı dindirmek için yuvarladığım her kadeh ruhumu rahatlatırken bedenimi yıpratıyordu, şimdi hamamböceği gibi hissediyorum kendimi, zehire bile bağışıklık kazandım.

Başım dönüyor, saat sabahın 11'i. Yirmi dört saatten fazladır karımla konuşmadım. Çaresizlik kanın suda yayılması gibi kapladı çevremi.

Saatlerin arasından geçip dakikalara, dakikaların arasından geçip saniyelere, saniyelerin arasından geçip saliselere saplanıp kaldım. Hiç bir çark-yay mekanizması durup kalmış biyolojik saatimi ilerletemez, Ondan başka... O...
O karım, gün batımı kadar kızıl, asla gidemeyeceğimi düşündüğüm Tayland sahilleri kadar uzakta. "İyi ki" diyorum bazen kendi kendime, "tanrı diye birşey yok." yoksa aşık olurdu ona, işte o, o kadar güzel.

Son cümlelerim sanırım anlattı her şeyi, ızdırabımı, motivasyonumu ve mevcudiyetimi

Psikopat bir ruhun hükmettiği, iç duvarları sızlamaktan dağlanmış bedenimin ortasında oturuyorum. Buradan bakıldığında dünya armut gibi gözüküyor.

Gözlerimi kapatsam, vantilatör kesse dönmeyi, ışık geçirmese hiç hava, tüm kokular yavaş yavaş ölse, donsa düşünceler, bulutlar pul pul dökülse yer yüzüne, balıklar boğulsa, ağaçlar devrilse, kuşlar çakılsa, ben de yıkılıversem öylece, cansız, pıt diye.

Sonra açsam gözlerimi, o karşımda olsa, bana gülümsese...

Dünya Dönse

Koca bir yağmur bulutunun altında bulsam kendimi. Solumda deniz, sağımda sen olsan mesela. Şimşek çaksa, buharlaştırsa bir tutam suyu. Bir öbek tuz batsa derinlere yavaşça, buhar da yükselse semaya. Tuz çarpsa midyeye, midye kapatsa kabuğunu, arasından fışkırsa basınçlı su, titretse yosunları. Bir balık irkilse, çıksa yosunların arasından. Daha büyük bir balık görse onu, saldırsa yemek için. Küçük balık kaçsa, saklansa kocaman bir yengecin arkasına. Yengeç savursa kıskacını büyük balığa doğru, büyük balık geri çekilse. Yengeç sarılsa küçük balığa. Midye açsa kabuğunu tekrar, parlasa içinde ufacık bir inci. Balık sıyrılsa yengeçten, alsa inciyi, götürse, verse yengece. Yengeç çok sevinse mesela, gözlerini alamsa inciden. Bu arada büyük balık kapsa küçük balığı, kan revan içinde indirse mideye. Bir hava kabarcığı çıksa katil balığın ağzından, yükselse yüzeye doğru. Denize oturmuş bir martının yanında pırtlasa kabarcık. Martı korksa, havalansa aniden, çırpsa kanatlarını gökyüzüne. İnse sahildeki iskeleye, görse oradaki balıkçının kovasını, sinsice yaklaşsa, tırtıklamaya çalışsa adamın akşam yemeğini. Balıkçı fark etse mesela kuşu, fırlatsa elindeki bira şişesini hayvana doğru. Martı kaçsa, rüzgar da biraz soldan esse mesela, bira şişesi iskeleye demirlemiş bir balıkçı teknesinin kaptanına gelse. Kaptan da manyak olsa hani, çıkarsa altıpatlarını, doğrultsa balıkçıya, çekse tetiği üç defa. Balıkçı vurulsa kafasından, ölüverse oracıkta. Kanı damlasa iskeleden, orası da Cape Town olsa mesela, köpekbalıkları olsa vıngır vıngır. Alsalar kanın kokusunu, gelseler iskeleye doğru. İskelenin tahta bacağına çarpsa biri, sinirlenip koca bir ısırık alsa dayanaktan. Teknesinden inen katil kaptan olsa mesela iskelenin üstünde, çökse iskele, köpek balıkları bir ziyafet çekse adamdan, tükürseler kemiklerini. Biz de bu arada evimize varmış olsak, sarılsak birbirimize, yatsak öylece, sevişsek hafif hafif. Dünya dönse…

Cuma, Mart 16, 2007

Ufak Notlar

Gece, tülünü yavaşça indirdi. Odadaki nesneler soğruldular. Ortaya çıkan da koca bir karanlık oldu. Bu koca karanlık içinde hücreler canlandılar, bir araya gelerek oluşturdukları ilahi bina bir insana aitti. Bir erkeğe... Erkek dediysem, öyle parfüm reklamlarında ya da body building salonlarında görmeye alıştığınız tiplerden değil hani. Senin gibi, benim gibi.

Canlanan hücrelerinin kaslarına elektriksel şoklar uygulamasıyla bacağı sekiyor. Seken bacak da ister istemez başka bir ilahi binaya çarpıyor. Bu ilahi bina diğeri gibi değil. Daha estetik inşaa edilmiş. Barok döneminin ürkütücü ihtişamını yansıtıyor.

Neyse, konuya dönelim, çarpan bacağın etkisiyle bir kadına ait olan estetik ilahi bina, enerjinin korunumu, enerjiler arası dönüşüm, yer çekimi, etki tepki prensibi gibi bünyesinde barındırdığı bilimum güç ve karşı koyma elementini kendisini hedef alan sekmiş bacağı nişanlayarak serbest bırakıyor.

------------------------------------------------------------------------------------------------

Dyron uyandı. Yatağının yanında bulduğu bir terliği ayağına geçirmekle uğraşıyordu. Bu sırada ince oda duvarlarından geçen annesinin sesi kulaklarını tırmalıyordu.

- Lacivert bir mantar. Her yerde noktacıklar var. Evet, beyaz. Hayır, hayır Noktacıklar her yerde değil, sadece mantarın üzerinde.

Anlaşılan anne telefonda konuşuyordu.

------------------------------------------------------------------------------------------------

Kafam güzel... Her zamanki gibi anlatmak isteyip de anlatamadıklarım var cebimde. Hmm, kötü bir benzetme... Olsun, önemli olan samimiyet. Kendi kendime konuşmayı özleyeceğim aklıma gelmezdi. Aylar boyunca kendi kendime konuşmuş ve bunu fark etmiş olmaktan dolayı iğrenç bir öfke duymuştum. Sonra terapiler başladı. Duygusal terapiler, bitkisel terapiler, hem dugusal hem bitkisel terapiler, hayvani terapiler... İtiraf edeyim, bunların hiç birinin işe yarayacağını sanmıyordum. Anlaşılan en azından biri yaramış, farkında bile olmadan kendi kendime konuşma alışkanlığından kurtulmuşum. Ama bu günlerde sanki tekrar başladım kendi kendimle münakaşaya girmeye. Anlayamıyorum, en değer verdiğim varlıkla neden münakaşaya giriyorum.

------------------------------------------------------------------------------------------------

Bu açıdan baktığımda, dudaklarında sabitlenmiş sol el parmaklarını kıvrık bir pozisyonda görebiliyorum. Sol kolunun oluşturduğu yay, yumuşak açılarla yarı çıplak omzuna bağlanıyor.Omzun duvarla paralel dururken yer çekimine her zamanki gibi maksimum mukavemet gösteren göğüslerinden biri hafif bir şişkinlikle kolunun oluşturduğu yaya bağlanıyor.Tenini saran turkuaz kumaşın altında bir de beyaz fanila gizli. Parmakların hala dudaklarında. Gamzelerin uyanmış, senin de gözlerini açmanı bekliyor. Saçların, paha biçilemez japon orman orkideleri beyaz bir kumaş üzerine nasıl yayılırsa, aynen öyle yayılıyor yastığın üzerine. Sağ kolun da yastığın altında. Yastığının şişkin tarzına bakılırsa kolunla epey eğleniyor gibi. Nesneler bile kapılıyor senden yayılan elektromanyetik çekime. Sol kolunda bulunan saat durmuş uykunu fırsat bilip dinleniyor. Kahverengi gözlerin göz kapakların arkasına saklanmış siesta yapıyor. Gözlerimle görebildiklerim bunlar. Geri kalan tüm ilgi çekici detaylar yeşil, sarı, mavi ve turkuaz renklerinde karelerle kaplı bir battaniyenin altına kalıyor. Biliyorum onları da. Ama bu konuda daha nesnel bir yaklaşım için şu an görüyor olmayı tercih ederdim... Hmm, görmektense dokunmak da olabilirdi aslında. Evet, küçük bir pozisyon değişimi yaşadın yattığın yerde ve sanırım rüya görüyorsun. sol kolunda ve sağ bacağında ani titremeler görebiliyorum. Sol dizin battaniyeyi kaldırabildiğince yukarıya kaldırmış, izafi biçimde rahatsız görünen bir pozisyon oluşturmuş durumda. Biraz burnunu, biraz da yanağını kaşıdın. Ya çok rahatsızsın, ya da rüya görüyor olmalısın. Az önceki pozisyonuna geri döndün. Yalnız Kaşık Pozisyonu bu. Ancak şu anki açın, kalbinin içinde bulunduğu göğüs kafesinin hemen dışında bulunan yumuşak, sıcak ve çekici silahlarınla daha samimi bir şekilde yüzleşmemi sağladı. Boynundan aşağıya inerken çukurlaşıp iki göğsünün arasına uzanan tutku vadisi diğer tüm detayları anlık da olasa görünmez kıldı. Sanatsal bir haz bu. Estetik... Ortada estetik bir suje var, estetik bir bakış açısı ve estetik bir atmosfer...Evet, biraz abartıyor olabilirim. Ama sevgi dediğimiz eflatun tülün altında herşey biraz daha farklı görünüyor.

------------------------------------------------------------------------------------------------

Saat 22:00...Favorite Game dinliyoruz. Daha doğrusu ben dinliyorum, sen bilinçsizce duyuyorsun. Artık uyumak istiyorum. Uyumak zorundayım. Klavyene bayılırsam alnımla hangi harfleri basarım merak etmiyor değilim. Ama tecrübe edemeyecek kadar yatağımı özledim. Kafamda gitmek var ama kafam aynı zamanda bomboş olduğu için arzular ve gerçekler arasında bağlantı kuramıyorum. Seni öpmek istiyorum, biraz da koklamak belki. Terini tekrar terimde hissetmek...Terimle bile hissedebilmiştim seni. Kendinle ilgili ne düşünürsün bilmem ama, seni ilk çıplak gördüğümde kendimi Venüs heykelinin kollu haline bakıyormuş gibi hissettim. Abartmıyorum, bu sefer değil. Kaşının üzerine düşmüş bir tutam saç ellerimi kendilerine dokunmaları için hipnotize ediyor sanki. (: Böyle gidersem "niyeti bozmak" deyimini cümle içinde kullanmakta çok rahat referans alabileceğimiz geçmiş bir tecrübeyi hatırlama şansımız olacak ileride. Evet, seviyorum seni. Deliler gibi de özleyeceğim. Ve sen, benim için çeperinle sınırlı değilsin. Ufacık bir öpücükten sonra, harun dışarıda...

Gözlem I

“Merhaba. Ben Ednah. Beni göremediğinizi, bu yüzden de beni tanımak ve derdimi anlamak için kelimelerime ihtiyaç duyduğunuzu biliyorum. Kelimelerim beyninizin kıvrımlarında yankılandıkça kendimi yalnız hissetmeyeceğim. Birlikteliğimiz, ümit ediyorum ki pençesine düştüğüm bu ömrümün en sıkıntılı aşamasını aşmamda bana yardımcı olacak.”

“Evet, haklısınız; görsellik yok. Neyse ki kelimelerle aram iyidir. Baştan söyleyeyim, bu konuda alçak gönüllü olmaya hiç mi hiç niyetim yok.”


“Taşrada yetişmiş ve iyi kötü yirmili yaşlarını geride bırakmış bir kadın olarak karşınızdayım. Beni görebilseydiniz, omuzlarıma kadar uzanan ipeksi saçlarımı okşamak, pırıl pırıl kahverengi gözlerime doyasıya bakmak, pürüzsüz tenimi teninizde hissetmek isterdiniz. Evet, bundan eminim. Tamam, benzer bir kaderi paylaştığım Persophone gibi bahar havası tarafından takip edilmiyorum ya da Rapunzel ve ya Pamuk Prenses gibi beni kurtarmak için hayatlarını tehlikeye atan şövalyelere de sahip değilim. Ama bakın, en azından sesimi duyan birileri var. Siz varsınız!”


“Korkmayın. Beni içine düştüğüm sıkıntıdan kurtarmak için yeraltı kralı Hades’le kapışmak ya da volkan nefesli ve kurşungeçirmez derili ejderhalarla savaşmak zorunda değilsiniz. Zaten ejderhalar sizin sandığınız gibi yaratıklar değildir.”

“Şimdi müsaade ederseniz size neden burada olduğunuzu ve sizi buraya nasıl getirdiğimi anlatayım.”


“Bundan yaklaşık bir ay önce bu gri duvarlı zindana kapatıldım. Ah! Özür dilerim. Görsellik söz konusu değil ama ben yine de işaret zamirleri kullanıyorum. Lütfen ama! Anlayış bekliyorum. Gaipten gelmiş salt zihinlere seslenmek konusunda ilk tecrübem sizsiniz.”

“Zindan diyordum. Esasen nasıl bir yer olduğunu tam olarak ben de bilmiyorum. Buraya getirildiğimde baygındım. Ancak en az bir aydır içinde olduğum odayı tasvir etmekte zorlanacağımı sanmıyorum.”

“Hm! Bir bakalım…”

“Duvarlar kireçtaşından. Araları alçıyla kaplanmış ve birbiri üzerine bir yapbozun parçalarıymışçasına mükemmel şekilde uyan kireçtaşları. Daha sonra deforme olmalarını mümkün olduğunca engellemek için verniğe benzer bir koruyucuyla kaplanmışlar ve bu yüzden de ışık vurduğunda küçük parıltılar saçıyorlar. Kireçtaşının doğasını bilenler bilirler; çok hafiftir, dayanıksızdır. Camdan gördüğüm manzara olmasaydı müstakil bir yapının içinde, ya da bir yeraltı zindanında olduğumu sanabilirdim. Ancak tüm fizik kurallarına aykırı bir şekilde inşa edilmiş bir tutsak kulesindeyim. Beni buraya mahkûm edenler ya hayatıma hiç önem vermiyor ya da bu binayı ayakta tutan şey benim algılarımın ötesinde. Her iki koşulda da, bir mahkûm olduğum göz önünde bulundurulursa, ev sahiplerim benden pek hoşlanmıyor gibi gözüküyor. Arkamda bir ayçöreği gibi kıvrılıp yarım daire çizen duvar, önümde bana paralel hale gelerek etrafımı saran döngüyü tamamlıyor. Gözlerinizde daha iyi canlanması için söylüyorum, duvarların şekli, kuşbakışı olarak canlandırıldığında yaklaşık iki buçuk metre derinlikli bir ‘D’ harfinin dış hatlarını resmediyor.”

“Önemsiz detaylarla aklınızı karıştırmak istemiyorum aslında. Ama yine anlayışlı olmanızı bekliyorum. Bir aydan uzunca bir süredir hiç kimseyle konuşmadım! E bu da bir ihtiyaç!”


“İster inanın, ister inanmayın ama sanrım ev sahibim buradan gitmemi hiç mi hiç istemiyor. Zira içinde bulunduğum odanın bir kapısı dahi yok! Gerçekten çok çaresizim. Dış dünyaya dair tek sahip olduğum etkileşim şansı arkamda yarım daire çizen duvardaki pencere dahi denemeyecek her biri iki karış genişliğindeki yuvarlak delikler. Ancak kulenin bahsini ettiğim büyülü mimarisi bu deliklerde de kendini gösteriyor. Beş adet delik birbirinden eşit uzaklıkta konumlanmış ve bana bir pantolon kemerinin üzerindeki delikleri çağrıştırıyor. Geceleri tam ortadaki delik vasıtasıyla görebildiğim kutup yıldızı hesaba katılırsa ve binanın cephesinin bu deliklerin bulunduğu duvar olduğunu varsayarsak doğudan başlayarak kuzeyden geçip batıya kadar olan tüm yönlere hâkim bir gözlemci kulesinde tutsak olduğumu söyleyebiliriz. Ne şans ama! Kusursuz bir manzara!”

“Dekoratif açıdan mükemmel sadelikte bir ahırda yaşamak zorunda bırakılmak hiç de hoş değil. İşte yatağım; masif kireçtaşından yontulmuş ve baza süsü verilmiş, ikiye bir ölçülerinde bir metrelik bir yükselti. Düz duvara dayalı bir şekilde tam kuzeye bakan deliğin karşısında duruyor. Üzerine konan, artık kokusundan rahatsız olmaya başladığım bir şilte sayesinde en azından ortopedimi koruyorum. Yatağın sağında, yine düz duvara dayalı maroken bir masa ve aynı materyalden bir sandalye. Yatağın diğer tarafında duş almaktan meyve yıkamaya kadar her türlü temizlik işinde kullandığım bir lavabo ve onun hemen yanında da insani ihtiyaçlarımı giderdiğim mermer bir tuvalet…”

“Sanırım içinde bulunduğum ortamı biraz olsun gözünüzde canlandırabildim. Ama eminim böyle izole bir ortamda nasıl olup da yemek yediğimi, su içtiğimi kısacası diğer insani ihtiyaçlarımı nasıl karşıladığımı merak ediyorsunuz. Her şey düşünülmüş! Beni burada tutan her kimse beni beslemek için hiçbir masraftan kaçınmıyor. Birbirinden lezzetli yemekleri ve içecekleri günde iki kez duvara yerleştirilmiş metal bir çekmece sayesinde bana ulaştırıyor. En azından yemekler konusunda bir şikâyetim yok. Sanırım esaretimin diyetini beni çok iyi besleyerek ödemeye çalışıyorlar.”


“Dikkatinizin yavaş yavaş dağıldığını hissediyorum. Ama size henüz işin en büyülü kısmını, sizi buraya nasıl getirdiğimi anlatmadım. Merak ediyorsunuz değil mi? Bu merakı sizi bana yardımcı olmaya zorlamak için kullanabileceğimi umuyorum. Biliyorum, biraz fazla dürüstüm. Ama anlarsınız ya, benim kaldığım pozisyonda kalan bir insan için çok da fazla seçenek yok. Buraya nasıl geldiğinizi öğrenmek için şu an içerisinde olduğunuz trans halini korumak durumundasınız. Ah, kahretsin. Yine şu dürüst çenemi tutamadım! Evet, tamam. İtiraf ediyorum. Bu transtan çıkmak için tek yapmanız gereken başka şeyler düşünmek… Hiçbir sihir, hiçbir zorunluluk sizi burada alıkoyamaz. Zira sihirlerin en büyüğü insan iradesidir. Başka bir şey düşünür, başka bir şeye odaklanırsınız ve ben de bu berbat ahırda duvarlarla konuşmaya devam ederim.”


“Tamam, şöyle bir anlaşma yapalım. Önce beni dinleyin, sonra ben size bu sınırsız dünyada dolaşırken çok işinize yarayacak bir özellik vereyim… Kelimelerle görme yetisi ve zihin okuma kudreti… Evet, ben bu dünyada etten ve kemikten oluşan bir kütleye sahip olduğumdan şu bahsini ettiğim kireçtaşı zindandan çıkamıyorum ama sizin var oluşunuz benimkinden çok farklı. Kütlesizsiniz. Şeffafsınız. İşin özü, sizinle iletişime geçmem de sırf bu yüzden. Dilerseniz size vereceğim bu insanüstü kudretle dünyama göz atabilir, en ön sırada oturarak izlediğiniz bir baleden ya da tiyatro oyunundan ve ya sinema filminden alınana eşdeğer bir estetik hazla sadece size özel düzenlenmiş olduğunu düşünmekte özgür olduğunuz bir yapıtı gözlemlediğinizi hissedebilirsiniz. Çok mu iddialı konuşuyorum? Belki de. Ama bu dünya benim dünyam ve siz de konuğumsunuz.”


“Anlaşma şu, ben size bahsini ettiğim güçleri vereceğim, karşılığında da sizden beni buradan kurtarmanızı ya da en azından neden burada olduğumu öğrenmenizi ve bana iletmenizi bekleyeceğim…”

“Hala sesimin beyninizde olduğuna bakarak, anlıyorum ki anlaşmayı kabul ettiniz. O zaman müsaade edin de sözümü yerine getirmemi sağlayacak olan işlemleri uygulamaya başlayayım…”

NOT: Devam etmeyi planladığım bir öyküydü bu... Ama yarım kaldı... Bakalım, belki bir gün sonunu getirebilirim...

Pazar, Kasım 05, 2006

Manet Amnes Una Nox II

BÖLÜM III

Silahın patlamasından on saniye önce;

“Özür dilerim” diye yakındı Blanche, bir hıçkırığın gücüyle sıçradı.


Kristal kadeh hala çınlamaktaydı. Gloïre damlayan musluktan gelen tek düze sesin ne kadar da hoş bir ritim oluşturduğunu düşünüyordu. Milisaniyeler bir anda önem kazanmıştı. Boş boş oturarak geçirdiği tüm zamana lanet okudu. Ama artık tersini yapmak için ne vakti ne de kudreti vardı. Oturduğu yerde kanarken bir bir pişman oldu çoğu geçmiş eyleminden. Oturmuş kanıyordu, ne söylenebilirdi ki? Ölümün soğuk nefesi ilk defa kulağına vuruyordu ve her nasılsa bu durumdan derin bir haz duyuyordu.

Ölüm kadında beden bulmuştu ve sanki kulağının arkasında iç gıcıklayıcı soluğunu bırakıyordu.

Kuşkusuz ölüm kadın olmalıydı. İlk öldürdüğü insan da zaten kadındı. Çıplak ellerini kullanmıştı onu boğmak için. Parmaklarının arasında birbirinden ayrılan omurları hissedene ve hatta kadının nefes borusu kıtırdayarak kendi içine gömülene kadar sıkmıştı boynunu.

Eski karısıydı. Başka bir herifle birlikte olduğunu duyunca karar vermişti onu öldürmeye. Ölü gözleriyle tavana bakan kadın çırılçıplaktı. Can havliyle verdiği mücadelenin kalıntıları olan ter damlacıkları göğüslerinin arasını sırılsıklam yapmıştı. Kadın ölmüştü ama halen terliyordu. Birkaç damla daha çıkmıştı derisinin gözeneklerinden ve göğsünün yanından aşağı süzülüp açık mavi çarşaf üzerinde koyu mavi bir nokta bırakmıştı. Son bir titreme kasının tüm vücudunu ayaklarından başlayıp kulaklarına kadar kat etmişti.

Gloïre şoktaydı.

Çırılçıplak vaziyette odanın köşesinde yere oturmuş, kafası ellerinin arasında kadının ölü bedenini izliyordu. Cesedin ne kadar da seksi göründüğünü düşündü. Bu fikrin sapkınlığıyla düşüncelere boğulmuş bir halde kanıtları yok etmek için apartmanı kundakladığında bunun son cinayeti olmadığını biliyordu.

İşlediği bu cinayet için cezalandırılmaktan bir şekilde kurtulmuştu. Ancak öldürme içgüdüsü artık ortaya çıkmıştı ve bir kez ortaya çıktığında bu içgüdüyü bastırmanın hiçbir yolu yoktu. Bunu zamanla öğrenmişti.


Ama işte, şimdi sol göğsünden fışkıran kan tüm kolunu izleyip parmaklarının arasından füme kumaş pantolonuna akıyordu. Oda daraldıkça daraldı. Blanche’ın bir metre uzağında tuttuğu silah sanki alnına değiyordu.

Gloïre hala namlunun içine bakıyordu.

BÖLÜM IV

Silahın patlamasından dört saniye önce;


Blanche titreyen eline baktı. Her şey buğulu bir camın arkasında gibi gözüküyordu. Öz babası gözlerinin önünde cayır cayır yanarken de buna benzer bir his kaplamıştı içini. Blanche anestezi teknisyeniydi. Hastanede her gün birilerinin hayatını kurtarıyordu fakat babasını yangından kurtarmayı başaramamıştı.

O gün işten döndüğünde tüm sokağı koyu kızıla boyayan ışık oyunlarıyla apartmanını yalayan alevlerle karşılaşmıştı. Babası beşinci katın balkonunda yardım çığlıkları atıyordu. On bilemedin on beş kişilik bir izleyici topluluğu çaresizce adamın son saniyelerini izliyordu.

“Lanet olsun!” dedi kalabalıktan biri; “nerede kaldı bu itfaiye!”
“Olamaz!” dedi bir başkası; “adamcağız tutuştu!”

Bunlar olurken Blanche insanların tüm engellemelerine karşın apartmana dalmıştı. Aklında tek bir hedef vardı; babasını kurtarmak. İlk iki katı yıldırım hızıyla tırmanmıştı fakat duman daha fazla geçit vermiyordu. Kafasının arkasından tüm vücuduna yayılan bir rahatlama hissediyordu ve sonunda kendini bu rahatlamanın derin huzuruna bıraktı. Kendinden geçmişti.

Gözlerini açtığında tanımadığı bir adamın kucağında sokağın ortasında duruyordu. Adam gözbebeklerine hapsolmuş büyük bir suçluluk duygusuyla gözlerinin içine bakıyordu.

“Üzgünüm. Çok üzgünüm!” diyerek onu kaldırıma oturttu. Blanche çökmeye başlamış binaya baktı. Babasından geriye kalanlar beşinci katın balkon korkulukları arkasında bir mum gibi yanarak küçülüyordu.

On hanelik bu ateş topundan tek sağ kurtulan Blanche’ı kurtaran adamdı ve kendini kurtarmaya çalışırken merdivenlerde bulduğu Blanche’ı da hayata döndürmüştü.

Blanche’ın tüm vücudu titriyordu. Onu kurtaran adam, kuru kalabalık ve yanan bina buğulu bir camın arkasındaki siluetler gibiydi.


Tüm oda koyu kızıla bürünmüştü. Gloïre karşısında tir tir titriyordu.

BÖLÜM V

Silahın patlamasından iki saniye önce;

“Ne kadar uğraşırsan uğraş, kendini kurbanının yerine koyamazsın” dedi Gloïre. Tüm vücudu karıncalanıyordu.

...
“Neden” diye geçirdi içinden Gloïre. Acaba neden yemişti bu kurşunu ve Blanche neden hala silahı alnına doğrultmuş bir vaziyette karşısında duruyordu.

İlk karşılaştıkları gün Blanche’ın hayatını kurtarmıştı, aradan geçen zamanda arkadaşlıktan dostluğa uzanan bir ilişki temposu yakalamışlardı. Şimdi ise kadın karşısında, elinde Gloïre’ın sonunu hazırlayacak olan silahı tutuyordu.

“İlk tanıştığımız gün!” diye geçirdi içinden Gloïre ve o an fark etti. O gün ilk cinayetini işlemişti…
...

Tüm hıçkırık ve iç çekişler arasından duyulan Blanche’ın sesi hep aynı şeyi tekrarlıyordu; “özür dilerim, özür dilerim, özür dilerim…”

Namludan çıkan kurşunun alnına doğru geldiğini gören Gloïre “Problem değil” demek için biraz geç kaldığını fark etti.

BÖLÜM VI

Silahın patlamasından hemen sonra;

Silahın içinde oluşan şok dalgası Blanche’ın güçsüz kolunu geriye attı. Kolundan tüm vücuduna yayılan bu dışsal kuvvet, dermansız dizlerini bir anda çözüp yere çökmesine neden oldu. Elinden kurtulan silah yerdeki kan birikintisinin içine düştü. Düşüşün etkisiyle etrafa sıçrayan kan Blanche’ın solgun bacaklarından aşağı süzülüyordu.

Gloïre’ın cansız bedeni sandalyeden aşağı düştü. Kafasından çıkan kan tüm döşemeye yayılıyordu.

Blanche ayağa kalktı. Robot adımlarla banyoya ilerledi ve musluğu açtı. Bacaklarını yıkamak için lavaboyu kullanacaktı fakat lavabo yüksek olduğundan üzerinde dikilecek bir şeyler bulması gerekiyordu. Etrafına bakındı. Hemen arkasındaki çuvalları fark etti. Üst üste istiflenmiş altı adet çuval vardı. En üsttekini kavradı. Çuvalın üstünde kocaman harflerle GÜBRE yazıyordu. “Şaka mı bu?” diye geçirdi içinden. En yakın tarım alanından kilometrelerce uzaktaki metropolün merkezindeki bir evde kim, hangi amaçla bu kadar gübre bulundururdu ki? Tüm bu düşünceleri bir kenara bıraktı. Bir an önce temizlenip buradan çıkmak istiyordu. Çuvalı çekiştirerek olduğu yerden aşağı aldı. Aşağı yukarı yirmi beş kilo gelen çuvalı istediği yere koyması için sürüklemesi gerekiyordu. Bitkin kasları işi zorlaştırıyordu.

Tam o sırada dirseği çamaşır makinesinin üzerindeki şişelerden birine çarptı. Şişe devrilmişti. Yavaş yavaş yuvarlanarak çamaşır makinesinin kenarına kadar geldiğinde Blanche şişenin üzerindeki yazıyı fark etti. “Nitro Metan”

Donup kalan Blanche kendisini bir anda nahoş bir hatıranın pençesinde buldu.
...
Bir kafede Gloïre’la çay içip sohbet ediyorlardı. Bu arada televizyon bir bankanın önüne bırakılan arabada patlayıp onlarca can alan bombanın haberini veriyordu. Bomba koca banka binasının kuzey cephesini olduğu gibi yıkmıştı. Tüm cadde bir baştan bir başa savaş alanına dönmüştü.

Muhabir “El yapımı” demişti arabada patlayan bomba için.

“Bir insan nasıl olur da böyle bir şey yapar?”diye sormuştu Blanche Gloïre’a.

“Basit” demişti Gloïre. “Birkaç kilo amonyum nitrat ve biraz da nitro metan’la”

Kendini tutamamıştı Gloïre, Anlattıkça anlatmıştı.

“Sıvı haldeki nitro metan amonyum nitratla buluştuğu anda tüm karışım genleşir ve ortaya bir şok dalgası çıkarır. Bu şok dalgası saatte bin dokuz yüz altmış kilometre asgari hızla etrafa yayılır ve santimetrekareye üç yüz elli bir kilogramlık basınç uygular. Bu da saatte yüz elli kilometre hızla seyreden bir kamyonun düz duvara çarpmasıyla eşdeğer bir kuvvettir.”

“Tüm bunları nereden biliyorsun?” diye sormuştu Blanche.

“Bomba imha ekibindeyim” diye cevap vermişti Gloïre.

“Peki, bu kadar ciddi tehlike oluşturan kimyasalları nereden buluyor bu teröristler?”

“O da basit” demişti Gloïre; “Nitro metan araba yarışlarında yakıt desteği olarak kullanılan aşırı yanıcı bir sıvıdır. Araba modifikasyonu yapan tüm tamirhanelerde bulunur.”

“Peki ya amonyak nitrat?” diye sormuştu Blanche.

Gloïre düzgün dişlerini gösteren bir kahkaha atmıştı, “Amonyak değil, amonyum nitrat. Onu bulmak daha da basit.”

“Nasıl?” diye sormuştu Blanche.

“Bildiğimiz kimyasal gübre” demişti Gloïre; “Tüm zirai işletmelerde bolca var…”


Blanche banyonun ortasında dikiliyordu. Önünde duran altı çuval gübre üzerlerine doğru gelen sıvı nitro metanla ıslanmak üzereydi. O anda Gloïre’ın ne demek istediğini net bir şekilde anladı…

“Manet Amnes Una Nox”

Blanche’ı, altı binadan oluşan koca bloğun yetmiş iki sakinini ve yoldan geçmekte olan sekiz kişiyi bekleyen gece buydu.

Ertesi sabah tüm yerel radyoların ve ulusal televizyon kanallarının ilk haber spotunda, sebebi bilinmeyen ve ilk belirlemelere göre seksen kişinin ölümüne yol açan bir patlamadan bahsediliyordu.

Cumartesi, Ekim 28, 2006

Manet Amnes Una Nox

BÖLÜM I



Tokuşturdukları kadehlerden taşan kırmızı şarap damlaları birbirlerine sarılmış halde masaya düşerken Gloïre’ın cehennemindeki küçük şeytanları serbest bırakıyordu. Paketten bir sigara aldı.

“Çok insan öldürdün mü?” diye sordu Blanche, karşısında oturan kadın. Gloïre sigarasını yakmak için çakmak arıyordu. Bulamadı.

“Yeterince…” diye cevap verdi. Bu konu üzerinde düşünmek istemiyordu. Rahatsız edici bir gıcırtı çıkartmasına sebep olduğu sandalyeyi geriye ittirip ayağa kalktı. Şofbene doğru ilerlerken Blanche’ın gözlerindeki manasız bakışı sırtında hissedebiliyordu.

“Bilmek,” dedi Gloïre, “lanetlenmektir.” Zeki görünmek için alıntı yapıyordu. “Bu sorunu cevapsız bırakmak istiyorum.”

“Ben de melek değilim.” Ürpertici bir gülümseme müziğin sessizleştiği bir anda Blanche’ın bu sözleriyle birlikte kendisini hissettirdi.

Şofbenin pilot ateşinden yaktığı sigara Gloïre’ın ağzından sarkıyordu. Blanche’ın gözlerinin içine baktı. Caniliğin karanlığı gözlerinden gözlerine ışıyordu.

“Anlatmak istiyorsan anlatabilirsin. Önce benim günah çıkarmama gerek olduğunu sanmıyorum.” dedi Gloïre ve ekledi; “bir cinayet işlemenin en zor yanı onu bir sır olarak saklamaktır.” Oturdu.

Blanche başını eğdi. Kadehindeki son yudumu alıp Gloïre’ın kadehine baktı. Hala biraz şarap vardı.

“Şey ben…” dedi, “daha önce hiç kimseyi öldürmedim.” Bunu sanki utanılacak bir şeymiş gibi söylemişti.

Söyleyiş tarzından çok nasıl olup da yanıldığına takılmıştı Gloïre’ın aklı. Kadehine uzandı. Soğuk kadehi parmaklarının arasında hissettiği anda Blanche elini tuttu. Gözlerine odaklandığı açıkça görülüyordu.

“Çok mu zor?” dedi Blanche. Bu arada Gloïre bakışlarını Blanche’ın gözlerinden saçlarına çevirdi.

Gloïre kadının kısacık kesilmiş dalgalı kahverengi saçlarından odanın boşluğuna yayılan esansı tanıyordu. Be Kissable’ın yaramaz kokusuydu bu.

“Hey!” diyerek Gloïre’ın düşüncelerini böldü Blanche, tekrar gözlerine bakmasını sağladı.
“Birini öldürmek çok mu zor?” İlgiyle öne uzattığı güzel başı hemen bir cevap istediğini gösteriyordu.

“Tabi. En azından benim için öyle. Ateşlediğin her silah hayat enerjinden bir parça atar hasmına. Her seferinde en az iki ceset vardır yerde. Biri hedefin, diğeri senin bir kısmın…” Gloïre bunları söylerken Blanche Gloïre’ın elinin üzerinde gezdirdiği parmaklarını temkinli bir şekilde geri çekmekle meşguldü.

Koca bir yudum şarap Gloïre’ın nikotin bolluğu yaşayan boğazından geçerek midesindeki yerini aldı.

Blanche’ın suratı asıktı. Ancak bu ifadenin dahi maskeleyemediği derin gamzeleri Gloïre’ı kadının teninin onu çeken manyetik bir alanı olduğunu düşünmeye itiyordu.

Boşalmış kadehlere baktı. Sandalyesini tekrar geriye ittirdi. Tezgâha uzanıp şarap şişesini kavradı.

Blanche; “Yarısı boşalmış bile” diye saptadı oturduğu yerden.

Gloïre; “Evet, yarısı hala dolu” dedi iğneleyici bir ses tonuyla.

Kadın gülümserken adam boş kadehleri doldurdu. Şarabı tezgâhtaki yerine koyduktan sonra kadının çıplak omuzlarına baktı.

Blanche eflatun bir gece elbisesi giymişti. İncecik askılarının kapatamadığı köprücük kemikleri Gloïre’ı çıldırtıyordu. Boynundan sarkan inci kolyeyi düzelten Blanche adamın dikkatinin dağıldığını gördü.

“Kendini yerine mi koyuyorsun?” diye sordu.
“Nasıl?” dedi Gloïre.
“Kendini diyorum, öldürdüğün kişilerin yerine mi koyuyorsun?”
“Zaman zaman öyle, zaman zaman da başka şeyler…” dedi adam.
“Ne gibi?”
“Sorguya mı çekiliyorum?”
Blanche sustu.

Yavaş yavaş batmakta olan güneşin kırmızı ışıkları odayı doldurmaya başlamıştı.

Blanche bacaklarını masanın altından çıkarıp koridor tarafında bacak bacak üstüne attı. Bu hareketin ortaya çıkardığı cinsel gerilim Gloïre’ın tansiyonunu hepten yükseltmişti. Bakışları Blanche’ın kusursuz ayaklarıyla dizleri arasında yavaşça gezindi. Blanche elini aşağı indirdi, Gloïre’ın gözleri bu kez de eline odaklanmıştı. Yavaşça dizini tuttu. Gloïre garip bir hipnoz altındaymışçasına elini izliyordu. Elini yavaş yavaş yukarıya doğru kaydırdı. Elbisesinin eteği sıyrılmaya başlamıştı. Ortaya çıkan dolgun baldırları Gloïre’ın anlık bir titremeyle sarsılmasına neden olmuştu. Sonra bir anda jartiyerine tutturduğu silahı çekti…




BÖLÜM II



“Manet amnes una nox!” dedi Gloïre. Oturduğu sandalyede başını duvara dayamış acı çekiyordu. Sol göğsünden giren kurşun kaburga kemiğine saplanmış kan kaybetmesine sebep oluyordu.

“Ne dedin?” diye sordu Blanche.
“Manet amnes una…”
“Latince bilmiyorum!” diye bağırarak Gloïre’ın sözünü kesti.
“Herkesi…” dedi Gloïre ve yutkundu. Sol kolu uyuşmaya başlamıştı. “bir gece bekler…”

Blanche ayaktaydı. Elbisesinin sağ askısı düşmüştü. Titreyen elinde tuttuğu silahın hedefi Gloïre’ın alnıydı. Burnunu sol elinin üzeriyle sildi. Ağlıyordu. Bir damla yaş yanağından süzülüp şarap kadehlerinden birine isabet etti. Damlanın düşüşüyle kristal kadeh çok temiz bir tını çıkararak titredi.

Gloïre silaha baktı. Namluyu bu açıdan ilk defa görüyordu. Namlunun çevrelediği kara boşluğa odaklanmıştı.

“Özür dilerim” diye yakındı Blanche, bir hıçkırığın gücüyle sıçradı.

Gloïre hala namlunun içine bakıyordu.

“Ne kadar uğraşırsan uğraş, kendini kurbanının yerine koyamazsın” dedi kadına. Tüm vücudu karıncalanıyordu.

Tüm hıçkırık ve iç çekişler arasından duyulan kadın sesi hep aynı şeyi tekrarlıyordu;

“Özür dilerim, özür dilerim, özür dilerim…”

Namludan çıkan kurşunun alnına doğru yöneldiğini gören Gloïre “Problem değil” demek için biraz geç kaldığını fark etti.

Cansız bedeni sandalyeden aşağı düştü. Kafasından çıkan kan tüm döşemeye yayılıyordu…

Başka Bir Bilinçakışının Anatomisi

Hepimiz bir bataklık içinde yaşıyoruz. Sadece bazılarımız yıldızlara bakıyor.

Oscar Wilde



Terliyorsun. Oda sıcak olmalı. Ben hissetmiyorum.

Yaramaz bacaklarım oturduğun bilgisayar sandalyesinin tekerlekleriyle oynuyor. Kötü kötü bakıyorsun. Bu bakışın soğukluğu içimi titretiyor.

Saat akşamın dördü.

Kolonlarından birinin üzerindeki fosforlu melek bizi işaret ediyor kendi kendine yakınırken. Pano ilgisiz.

Büyük bir gürültü hâkim mikrokosmosunda. Odanın sürekli sakinleri bile bağırıp çağırıyor dikkat dağıtmak için. Yanımızdan geçen yeni uyanmış ve durumdan habersiz kediyi kuyruğundan tutup koltukların arasına çekiyor Peggy, Plump Fiction’ın kahramanı.

“Şşt!”

Koca gözleriyle manasız manasız bakıyor kedi. Peggy;

“Felaket!”

Kedi şaşırıyor;

“Harun mu yoksa?”

Buz gibi bir hüzün yayılıyor Peggy’nin yüzüne.

Hemen koltuklardan birine tırmanan kedi kıyafetlerin arasından korkmuş gözlerle bakıyor siluetlerimize.

Aklındaki karanlık düşüncelerin elektriği oturduğum yerden hissedilebiliyor.
Bir sivrisinek başını pencereden sokup emilecek kan var mı diye kontrol ediyor.

Habersizim.

Oysa posterler, kediler, tüm biblolar ve mobilyalar olacakları biliyor... Pano hala ilgisiz.

Gözlerimin içine bakıyorsun; dudağın hareket ediyor. Bu sırada apartmanın hemen dışında bir kompresör asfaltı delmek için deli gibi çalışmaya başlıyor, kolonlarından yayılan müzik camları titretiyor, talim uçuşundaki bir uçak güzergâh olarak apartmanın üstünü seçiyor.

“Olduğumuz şeyi” diyorsun, “bırakmalıyız bence.”

Sesin cıva yoğunluğundaki havayı ittirerek kendine yol açmaya çalışıyor. Hidrojen, oksijen ve karbon gibi havayı oluşturan atomlar algılarımı önlemek için birbirlerine sarılarak yoğunlaşıyor. Korkmuş bir parça şaşkın azot kulağıma kaçıyor. Ürperiyorum

“Problem değil…”

Kafanı aşağı eğiyorsun. Gözümden çıkan ve yoğunlaşmış havada ilerleyemeyen bir parça parıltı yere düşüp ölüyor.

Çaresizlik bu. Kelimeler fazla geliyor. Ne zaman tanımlamaya kalksam bu durumu ardından aşırı doz sakinleştirici almam gerekiyor.

Bir gün kan ter içinde kalmama sebep olacak denli sıcak odamda yalnızlığıma sarılacağımı bilir gibiyim şimdiden.

Zaman geçiyor.

Sonra biraz daha geçiyor.

Şimdi yüzlerce insanı kapsayan debisiyle akan yolda birer cenaze ağıtçısı gibi ilerliyoruz. Herkes bize bakıyor. Göğüslerimizin içinde taşıdığımız paramparça etler kalplerimize ait. Huzurevinde kalan yaşlılar gibi görünüyor olabiliriz, işin kötüsü dediğim gibi, herkes bize bakıyor. Rahatsızlık katsayım santigrat cinsinde suyun kaynama sıcaklığıyla eşdeğer.

Biz - Biz = Metamorfoz;

Dünya eskisinden daha da büyük şimdi, atmosfer basıncı tüm kemiklerimi çatırdatıyor.

Çarşamba, Ekim 25, 2006

Kayıp

Oğlum televizyonda.
Kocamla birlikte bir kadın programına çıkmışlar.
“Annenize söylemek istediğiniz birşey var mı?” diyor kadın sunucu.
Oğlum kameralara bakıyor;
“O sadece benim gözlerime baksın” diyor, ”Anlayacaktır...”
Bir kaya kadar sağlam.
Kocam perişan.
Nefes almayan bedenim humuslu toprak üzerinde soğuyor.
Küçük oğlum evde, sağlığımda aldığımız köpeğe sarılmış ağlıyor.

Kayıp...
Sıfatım on bir gündür bu.
Öncesinde bir anneydim, bir eş, bir bakıcı, bir akraba ya da bir komşu.
Artık kayıbım...

Bazı belgelerde kurban olarak da bahsediliyor adımdan. Ama o belgeleri düzenleyenler henüz kayıp olduğumu bilmiyorlar.
Bir adli tıp temsilcisi kafamdaki yaraya dokunuyor;
“Amatörce!” diyor, “Taşla ezmişler.”
Bir diğeri boğazımdaki kablonun düğümlerini söküyor;
“Yazık...”

Rüzgar elektirik direklerinden birine yapıştırılmış “Kayıp Aranıyor” ilanını söküp alıyor.
Üzerinde siyah-beyaz bir fotoğrafım var.
Ağlamaklı cesedim toprağın dışında şişiyor.
Kimisine beyaz atlı bir prens gibi gelen ölüm beni derinliklerine hapsediyor.
Benim daha söyleyeceklerim var.
Nefes alamıyorum.
Ama benim daha söyleyeceklerim var.
İmam cemaate sesleniyor;
“Rahmetliyi nasıl bilirdiniz?”
Susun! Konuşmak istiyorum!
“İyi bilirdik” diyor cemaat hep bir ağızdan.
Durun!
Bir iki kürek toprak çarpıyor kımıltısız bedenime.
Lütfen durun! Sesim çıkmıyor.
Bir iki kürek daha.
Her şey gömüldükten sonra ilk refakatçim yumuşak dokularımı yiyen kurtçukların şapırtısı oluyor.
Sonrası sessizlik. Sessizlik ve hiçlik.
Tüm sıfatlarım karanlıkta yitiyor.

Oğlum...
Gözlerine bakamadım onun ama anlamak konusunda sıkıntı yaşanmıyor...