Fotoğraf mı çekiyorum yoksa çile mi bilmiyorum. Deklanşöre her basışım hafıza kartına bir fotoğraf yollarken her nefes alışım ruhumu battığı çamur içinde daha da derinlere gömüyor. Dayanılmaz olmaya başladı.
Başlangıçta acımı dindirmek için yuvarladığım her kadeh ruhumu rahatlatırken bedenimi yıpratıyordu, şimdi hamamböceği gibi hissediyorum kendimi, zehire bile bağışıklık kazandım.
Başım dönüyor, saat sabahın 11'i. Yirmi dört saatten fazladır karımla konuşmadım. Çaresizlik kanın suda yayılması gibi kapladı çevremi.
Saatlerin arasından geçip dakikalara, dakikaların arasından geçip saniyelere, saniyelerin arasından geçip saliselere saplanıp kaldım. Hiç bir çark-yay mekanizması durup kalmış biyolojik saatimi ilerletemez, Ondan başka... O...
O karım, gün batımı kadar kızıl, asla gidemeyeceğimi düşündüğüm Tayland sahilleri kadar uzakta. "İyi ki" diyorum bazen kendi kendime, "tanrı diye birşey yok." yoksa aşık olurdu ona, işte o, o kadar güzel.
Son cümlelerim sanırım anlattı her şeyi, ızdırabımı, motivasyonumu ve mevcudiyetimi
Psikopat bir ruhun hükmettiği, iç duvarları sızlamaktan dağlanmış bedenimin ortasında oturuyorum. Buradan bakıldığında dünya armut gibi gözüküyor.
Gözlerimi kapatsam, vantilatör kesse dönmeyi, ışık geçirmese hiç hava, tüm kokular yavaş yavaş ölse, donsa düşünceler, bulutlar pul pul dökülse yer yüzüne, balıklar boğulsa, ağaçlar devrilse, kuşlar çakılsa, ben de yıkılıversem öylece, cansız, pıt diye.
Sonra açsam gözlerimi, o karşımda olsa, bana gülümsese...
marmaris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
marmaris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cuma, Ekim 03, 2008
Öğle Uykusu
Pazarlık usulü çalışan küçük dükkânların birinden gelen titrek bir do majör aksak ritmin arasından yolunu bulup gökyüzüne tırmanıyor. Palmiyelerin gölgelediği küçük çimenlikte oturmuş, yirmi dereceye ayarlanmış klimaların büzüştürdüğü tatilcilerle dolu otel lobisini süzüyorum. Belli bir amacım yok, sadece ahmak görünen ve muhtemelen cepleri Elizabeth portresiyle süslenmiş İngiliz parasıyla dolu müşterileri seçmeye çalışıyorum.
Hepsi bir hafta önce turla gelip otele yerleşmiş eski müşteriler. Çoktan sağılmış inekler ya da düşmanlığı kazanılmış İspanyol boğaları… Onlardan daha fazla kazanamayacağımı biliyorum. Çıplak bacaklarımı gıdıklayan çimenlere boylu boyunca uzanıyorum. Öğle güneşinin yakıcılığını maskeleyen palmiyeler, hafif bir esintinin saçsız kafamı okşamasına izin veriyor.
Günde üç öğün tako yiyen, koca şapkası altında ezilmiş, güneşin mayıştırdığı Meksikalı bir panço gibi kendimden geçiyorum.
Kendinden geçmişlik bazen kendine gelmişlik ile aynı manaya erişiyor. Saatler boyu çalışıp dinlence ve eğlence için ayrılan saatler sadece eğlence ile doldurulduğunda anlaşılabilecek bir durum bu. İnsan günde 15 saat çalışıp 6 saat eğlenip geriye kalan 3 saat de uyuyarak yaşayabiliyor. En azından benim bir aydır yaptığım şey bu.
Ben…
Bir ayda toplam 26000 kare fotoğraf çeken adam…
Milisaniyelerinizi çalıp onları size geri satabilecek kadar uyanık olan kişi…
26000 milisaniye, 262 saniye ya da 4 dakika… Hangi açıdan değerlendirirseniz değerlendirin… Zaman düzleminin küçük gibi görünen bir kısmını insanlardan çaldım bile.
Tabi her şey karşılıklı. Zaman ile çift taraflı yaptığımız bir antlaşma bu. O benden sevgilimi aldı, annemi, babamı, kardeşlerimi ve biri hariç tüm dostlarımı. Karşılığında bana bu yetiyi verdi. Adil mi?
Düşüncelerin burgacında çırpınan kısa siestam güneşin yön değiştirmesiyle kavruldu. Kan ter içinde uyandım.
Eh, ne diyebilirim… Hayat durdu, ama sezon devam ediyor…
Hepsi bir hafta önce turla gelip otele yerleşmiş eski müşteriler. Çoktan sağılmış inekler ya da düşmanlığı kazanılmış İspanyol boğaları… Onlardan daha fazla kazanamayacağımı biliyorum. Çıplak bacaklarımı gıdıklayan çimenlere boylu boyunca uzanıyorum. Öğle güneşinin yakıcılığını maskeleyen palmiyeler, hafif bir esintinin saçsız kafamı okşamasına izin veriyor.
Günde üç öğün tako yiyen, koca şapkası altında ezilmiş, güneşin mayıştırdığı Meksikalı bir panço gibi kendimden geçiyorum.
Kendinden geçmişlik bazen kendine gelmişlik ile aynı manaya erişiyor. Saatler boyu çalışıp dinlence ve eğlence için ayrılan saatler sadece eğlence ile doldurulduğunda anlaşılabilecek bir durum bu. İnsan günde 15 saat çalışıp 6 saat eğlenip geriye kalan 3 saat de uyuyarak yaşayabiliyor. En azından benim bir aydır yaptığım şey bu.
Ben…
Bir ayda toplam 26000 kare fotoğraf çeken adam…
Milisaniyelerinizi çalıp onları size geri satabilecek kadar uyanık olan kişi…
26000 milisaniye, 262 saniye ya da 4 dakika… Hangi açıdan değerlendirirseniz değerlendirin… Zaman düzleminin küçük gibi görünen bir kısmını insanlardan çaldım bile.
Tabi her şey karşılıklı. Zaman ile çift taraflı yaptığımız bir antlaşma bu. O benden sevgilimi aldı, annemi, babamı, kardeşlerimi ve biri hariç tüm dostlarımı. Karşılığında bana bu yetiyi verdi. Adil mi?
Düşüncelerin burgacında çırpınan kısa siestam güneşin yön değiştirmesiyle kavruldu. Kan ter içinde uyandım.
Eh, ne diyebilirim… Hayat durdu, ama sezon devam ediyor…
Yazan :
Freefance
Tarih:
Cuma, Ekim 03, 2008
Perşembe, Temmuz 05, 2007
Aynı Nakarat
Sezon… Bulunduğum coğrafyada Mayıs ortasında başlayıp Kasım başında sona eren altı aylık süreç… Altı aylık doygunluk evresi. Ardından gelen, yılın geri kalan tüm zamanını kapsayan zevklerin yüzde doksanından tecrit olmuşluk, inzivaya çekilmişlik hissi yaratan kış aylarında koza öresi geliyor insanın. Ama değerler… Her evreninki kendine özgü.
Sezonun ortası…
Ne sıcaklık ne de çalışma saatleri umurumda. Önemsenecek değerler kapsamında değerlendirilen tek şey emeğin karşılığı varsayılan maddi semboller.
Her türlü değerin manasını yitirmesiyle oluşan boşluğun yerini uzaktaki sevgiliye duyulan özlem aldığında “sezon” kavramı yeni manalara erişiyor. Açıklamak çok zor.
Sevginin doğması için nasıl iki kişiye ihtiyaç varsa sevginin ölmesi için de iki kişiye ihtiyaç olduğunu kavrıyor insan. Mesafe kimi imkânları öldürürken içsel bağlılığı kamçılıyor.
Gelip geçen insanları izlerken aynen onlar gibi gelip geçme arzusu dolduruyor bedenimi.
Ben yazmaya çalışırken bir müşteri gelip soruyor;
“Ne kadar fotoğrafın tanesi?”
“On lira…”
Hayali bir kasetçaların hayali manyetosu hayali bir kasetin hayali bandındaki elektromanyetik veriyi okuyup hayali bir şarkıya çeviriyor. Hayali kolonlardan yayılan hayali ses dalgaları kulağıma ulaşıyor… Çalan parça Nazan Öncel’in Aynı Nakarat adlı nadide eseri…
Ankara ağzıyla şaşkınlığını dile getiren cümleler kuruyor kadın ama algılarım her potansiyel Türk müşteriden aynı şeyleri duyacağını bildiğinden kapatıyor kendilerini… Tolerans seviyem sıfırın altında…
Ben olsam ne yapardım diye soruyorum kendime… Cevabım çok basit… Almazdım fotoğraf, benim için lüks… Diyarbakır’da doğup büyümüş meydancı* arkadaşım Zafer ıstakozdan tiksinir, ben çok severim… Pırlanta satan bir kuyumcunun hedef kitlesi askeri ücretle çalışan Rüstem dayıyı kapsamaz. Rüstem dayı da elbette paçalı donuna elmas işletecek değil…
Bazı akşamlar bardan bozma fotoğraf tezgâhımda otururken mekânsal özlemler kavuruyor ruhumu. Onlarca insanın sigarasından çıkan dumanın kalınlaştırdığı sisin merkezinde tüm sorgulayıcı gözlerden gizlenip varımı yoğumu kumara yatırıp ve sonuna kadar kaybedip pişman olasım var.
Duman gizler. Bazen anne rahmi gibidir, ince, ılık ve mahrem…
Elli derece sıcakta pişmiş kaldırımlardan kalkan tozu solumaktansa prizde unutulmuş bir fişin kısa devre yapıp yangın çıkardığı bir sigara fabrikasından atmosfere salınan ölümcül dumanı teneffüs edip ölmeyi tercih edebilirim. Bu benim seçimim…
Dakikaların bozulmuş domates çorbası gibi yoğun bir kıvam alıp akmak bilmediği ancak günlerin yıldırım hızıyla ışıyıp yok olduğu bu paralel evrende yaşayan büyük göz, objektifinin arkasından gördüğü dünyaya mana vermeye çalışan umursamaz insan, postalları ne yapacağını bilmezlik bataklığına saplanmış elinde saniye başına üç hayali kurşun atan Nikon D70 tüfeğiyle şaşkın milis, ben, işte yine buradayım…
Sonsuz döngünün sırasını unuttuğum dandik bir evresi daha başladı. Mürekkebi kurumuş kalemimi emip yeniden yazmaya koyuldum.
Varım…
*Meydancı : Otellerde tüm ayak işlerini yapan, en az maaşı alan ekibin üyesi.
Sezonun ortası…
Ne sıcaklık ne de çalışma saatleri umurumda. Önemsenecek değerler kapsamında değerlendirilen tek şey emeğin karşılığı varsayılan maddi semboller.
Her türlü değerin manasını yitirmesiyle oluşan boşluğun yerini uzaktaki sevgiliye duyulan özlem aldığında “sezon” kavramı yeni manalara erişiyor. Açıklamak çok zor.
Sevginin doğması için nasıl iki kişiye ihtiyaç varsa sevginin ölmesi için de iki kişiye ihtiyaç olduğunu kavrıyor insan. Mesafe kimi imkânları öldürürken içsel bağlılığı kamçılıyor.
Gelip geçen insanları izlerken aynen onlar gibi gelip geçme arzusu dolduruyor bedenimi.
Ben yazmaya çalışırken bir müşteri gelip soruyor;
“Ne kadar fotoğrafın tanesi?”
“On lira…”
Hayali bir kasetçaların hayali manyetosu hayali bir kasetin hayali bandındaki elektromanyetik veriyi okuyup hayali bir şarkıya çeviriyor. Hayali kolonlardan yayılan hayali ses dalgaları kulağıma ulaşıyor… Çalan parça Nazan Öncel’in Aynı Nakarat adlı nadide eseri…
Ankara ağzıyla şaşkınlığını dile getiren cümleler kuruyor kadın ama algılarım her potansiyel Türk müşteriden aynı şeyleri duyacağını bildiğinden kapatıyor kendilerini… Tolerans seviyem sıfırın altında…
Ben olsam ne yapardım diye soruyorum kendime… Cevabım çok basit… Almazdım fotoğraf, benim için lüks… Diyarbakır’da doğup büyümüş meydancı* arkadaşım Zafer ıstakozdan tiksinir, ben çok severim… Pırlanta satan bir kuyumcunun hedef kitlesi askeri ücretle çalışan Rüstem dayıyı kapsamaz. Rüstem dayı da elbette paçalı donuna elmas işletecek değil…
Bazı akşamlar bardan bozma fotoğraf tezgâhımda otururken mekânsal özlemler kavuruyor ruhumu. Onlarca insanın sigarasından çıkan dumanın kalınlaştırdığı sisin merkezinde tüm sorgulayıcı gözlerden gizlenip varımı yoğumu kumara yatırıp ve sonuna kadar kaybedip pişman olasım var.
Duman gizler. Bazen anne rahmi gibidir, ince, ılık ve mahrem…
Elli derece sıcakta pişmiş kaldırımlardan kalkan tozu solumaktansa prizde unutulmuş bir fişin kısa devre yapıp yangın çıkardığı bir sigara fabrikasından atmosfere salınan ölümcül dumanı teneffüs edip ölmeyi tercih edebilirim. Bu benim seçimim…
Dakikaların bozulmuş domates çorbası gibi yoğun bir kıvam alıp akmak bilmediği ancak günlerin yıldırım hızıyla ışıyıp yok olduğu bu paralel evrende yaşayan büyük göz, objektifinin arkasından gördüğü dünyaya mana vermeye çalışan umursamaz insan, postalları ne yapacağını bilmezlik bataklığına saplanmış elinde saniye başına üç hayali kurşun atan Nikon D70 tüfeğiyle şaşkın milis, ben, işte yine buradayım…
Sonsuz döngünün sırasını unuttuğum dandik bir evresi daha başladı. Mürekkebi kurumuş kalemimi emip yeniden yazmaya koyuldum.
Varım…
*Meydancı : Otellerde tüm ayak işlerini yapan, en az maaşı alan ekibin üyesi.
Yazan :
Freefance
Tarih:
Perşembe, Temmuz 05, 2007
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)