absürd etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
absürd etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Mart 23, 2007

Zırva Güncesi

"I love you, i love you,
Do you love me?
Yes, i do..."

Standart bir gün yeni başlamıştı. Ucuz bir televizyon şovu, zaten özelliksiz olduğunu düşündüğüm sabahı daha da rezil etmek için elinden geleni yapıyordu. Küfrettim.

Daktilom, çöpte bulup odamın şeref mekanı olan masamın üzerine yerleştirdiğim alet, o eskimiş ama değerini hiç mi hiç kaybetmeyen kokusuyla beni yazmaya çağırıyordu. Fakat kurgu gücünden yoksun hissediyordum kendimi.

"Ne yazsam?" diye kara kara düşünürken telefonum feryat figan içinde, masamın üzerinde tir tir titremeye başladı. Önce bunun histerik bir ilgi çekme mücadelesi olduğunu düşündüm, sonra "acaba sara krizi midir?" diye endişelendim ama sonunda titreyen şeyin sadece bir telefon olduğunu anımsayıp sakinleştim. Bu titreme krizleri onun doğasında vardı, titremeden duramazdı. Fakat bu absürd düşünceler beynimin kıvrımlarını gıdıklarken o kadar fazla vakit harcamıştım ki, arayan kişi bana ulaşma ümidini bir kenara bırakıp telefonu kapatmaya karar vermiş olmalıydı, zira telefon titremeyi bırakıp küçücük bir "oh" çekti. Artık hiç bir canlılık belirtisi göstermiyordu, telefonun ruhuna uyduruk bir fatiha okuyup "amin" dedim, ellerimi yüzüme sürdüm ve o anda burnumun ne kadar da büyük olduğunu düşündüm, çünkü iki elimin arasından dışarıya taşıyordu, üzüldüm, ağlamaklı bir hal aldım. Ama neyse ki umursamazlık damarlarımdaki kanda vardı ve bu hazin düşünceleri hemen unutup keyfime bakmaya başladım. Ne ölenle ölünürdü, ne de olana çare bulunurdu.

Bazen diyorum ki iyi ki kader diye bir zırva uydurulmuştu, yoksa halimiz nice olurdu? Bu "nice" kelimesi yanlış anlaşılmasın, İngilizce "nays" olarak telaffuz edilen nadide kelimeyle alakası yok, cümle içerisinde bu şekilde kullanıldığında "nasıl" kelimesinin yerini tutuyor. Yine cümlesine göre "çok" manasını ihtiva ettiği de rivayet olunur ve hatta adı NİCE olan bir sevgiliye sahip bir arkadaşım da var.

Görüldüğü gibi, okuduğumuzu anlamamızı sağlayan yazılı dilde kelimeler her zaman güvenebileceğimiz işaret bütünleri değildir. Çok anlamlılık denen bu durum yazma, okuma ve hatta anlama düzleminde, zaman zaman kafamızı karıştırır. Haklıdır...

Pazar, Kasım 05, 2006

Vokal Anestezi

Küçük bir papatya nefes alıyordu. Bembeyaz taçyaprakları her nefeste açılarak ortalarındaki pamuksu sarı bölgeden gökyüzüne polen bulutçukları atıyordu. Yükselen polenler özgürlüğü yadsıyıp her seferinde tekrar aşağı, çiçeğin tam ortasına düşüyordu.

Şaşkın bir arı bir aşağı, bir yukarı zıplayıp duran polenleri kovalıyordu.

Rüzgâr, görünmez parmaklarıyla çimenleri okşamaya başlamıştı.

Güneş yorgun başını gri dağlara yaslamış, aydınlattığı coğrafyaya veda etmeye hazırlanıyordu.

Tüm bunlar olurken bilge bir çınar ağacı yapraklarından biriyle kavradığı bir çiğ taneciğini rahat ettirmeye çalışıyordu. Çiğ tanesinin şeffaf bedeninden görünen küçücük kalbi mükemmel bir ritimle büyüyüp küçülüyordu. Çınar ağacı, kocaman gövdesindeki milyonlarca sinir hücresi sayesinde, çiğ tanesinin kalp ritmini hissedebiliyor ve köklerini bu ritimde titreştirip vadinin göğsünü gıdıklıyordu. Bu hareketin oluşturduğu samimi dostluk havası vadiyi karşılık vermeye davet ediyordu.

Vadi, üzerinde yaşayanları memesinin ucundan fışkırttığı yeraltı suyuyla besliyordu.

Psikolojik sorunları olan bir örümcek ağına takılıp vefat eden bir kelebek için gözyaşı döküyordu. Gözünden çıkan yaşlar ağında damla damla birikiyor ve henüz uyuyamamış güneşin ışıkları sayesinde boy boy gökkuşakçıkları yaratıyordu.

Bir dut ağacı, yaralı yapraklarını kıtır kıtır yediği için, tombul bir tırtıla teşekkür ediyordu. Tırtıl, arkadaşlarından birinin örmeye çalıştığı ipekten kozaya özençle bakıyordu.

Aşırı olgunlaşmış bir dut, dünyayı dolaşmak için dut ağacından izin almaya çalışıyordu. Oradan geçmekte olan bir saksağan dutu duydu ve bu arzusunda ona yardımcı olmak için dut ağacına kondu. Bir lokmada midesine indirdiği aşırı olgunlaşmış dutla dünyanın kuzeyine ettiği göçe devam etmek üzere havalandı.

Bu mizanseni izleyen duygusal papatya diyaframında oluşan küçük bir hıçkırığı koyuverdi. Hıçkırığın gücüyle polenler her zamankinden fazla havalandı. Fırsattan istifade eden şaşkın arı üç beş poleni kapıp kovanına doğru yola çıktı. Havada asılı kalan polenlerin bir kısmını da rüzgâr kaptı. “Çam sakızı, çoban armağanı!” diyerek götürüp verdi onları pijamalarını giymiş güneşe.

Duygusallığı yüzünden polenlerinden olan kırılgan papatya kapattı yapraklarını. Asıl amacı kendi kendine sarılmaktı.

Ay dede gülümseyen yüzüyle ufkun diğer tarafından göründü. Ay ile Güneş’in arası her zaman limoniydi. Ay’ın geldiğini gören Güneş kafasını hemen dağlardan oluşan yorganının altına soktu. Bu çocukça tepkiye kıkırdadı nehir.

Bir parça polen çınar ağacının burnundan içeri süzüldü, muzipçe gıdıkladı ciğerlerini. Çınar ağacı hapşırdı. Hapşırığın gücüyle yapraktan kayan çiğ damlası toprağa düştü. Düşer düşmez de âşık oldu bir kum tanesine. Tutkulu bir sevişmedir başladı. Çamurdan bir çocuk yapmak için ikisi de kendini feda etti ve geriye kalan bahsi geçen çamurdan çocuk oldu.

Bu coğrafyayı mekân edinmiş tüm varlıklar çamurdan çocuğu gördü. Güneş bile göz atmak için çıkardı kafasını dağların ardından.

Ay dede dikkat kesildi, uğultulu sesiyle sordu; “Ne yapmalı? Hem öksüz, hem yetim yavrucak!”

Güneş kükredi; “Ne demek ne yapmalı! Tabii ki üstümüze düşeni!”

Papatya nefesini ve duygularını çıkarıp verdi çamura.
Arı vızıldayarak geri döndü kovanından, şaşkınlığını sundu çamura.
Rüzgâr eliyle vedalaştı, zira o el artık çamurundu.
Çınar sinir hücreleri ile bilgeliğini takdim etti, vadi tüm samimiyetini uzattı çamura doğru.
Örümcek hüznünü verdi, dut ağacı memnuniyetini.
Tırtıl hırsından oldu, saksağan fırsatçılığından, nehir ise mutluluğundan. Artık çamurdu hepsinin sahibi.
Ay ruhunu üfledi.
Son olarak Güneş uygun kıvama gelene kadar kuruttu çamuru.

Çamur artık iki ayağının üzerinde dikilmiş şaşkın gözlerle vücuduna bakıyordu.

Ve işte ilk insan böyle oluştu… Ya da ben Latenight Alumni’nin Empty Streets adlı parçasından yayılan vokal anestezinin etkisiyle halüsinasyon görüyordum…

Cumartesi, Ekim 28, 2006

Başka Bir Bilinçakışının Anatomisi

Hepimiz bir bataklık içinde yaşıyoruz. Sadece bazılarımız yıldızlara bakıyor.

Oscar Wilde



Terliyorsun. Oda sıcak olmalı. Ben hissetmiyorum.

Yaramaz bacaklarım oturduğun bilgisayar sandalyesinin tekerlekleriyle oynuyor. Kötü kötü bakıyorsun. Bu bakışın soğukluğu içimi titretiyor.

Saat akşamın dördü.

Kolonlarından birinin üzerindeki fosforlu melek bizi işaret ediyor kendi kendine yakınırken. Pano ilgisiz.

Büyük bir gürültü hâkim mikrokosmosunda. Odanın sürekli sakinleri bile bağırıp çağırıyor dikkat dağıtmak için. Yanımızdan geçen yeni uyanmış ve durumdan habersiz kediyi kuyruğundan tutup koltukların arasına çekiyor Peggy, Plump Fiction’ın kahramanı.

“Şşt!”

Koca gözleriyle manasız manasız bakıyor kedi. Peggy;

“Felaket!”

Kedi şaşırıyor;

“Harun mu yoksa?”

Buz gibi bir hüzün yayılıyor Peggy’nin yüzüne.

Hemen koltuklardan birine tırmanan kedi kıyafetlerin arasından korkmuş gözlerle bakıyor siluetlerimize.

Aklındaki karanlık düşüncelerin elektriği oturduğum yerden hissedilebiliyor.
Bir sivrisinek başını pencereden sokup emilecek kan var mı diye kontrol ediyor.

Habersizim.

Oysa posterler, kediler, tüm biblolar ve mobilyalar olacakları biliyor... Pano hala ilgisiz.

Gözlerimin içine bakıyorsun; dudağın hareket ediyor. Bu sırada apartmanın hemen dışında bir kompresör asfaltı delmek için deli gibi çalışmaya başlıyor, kolonlarından yayılan müzik camları titretiyor, talim uçuşundaki bir uçak güzergâh olarak apartmanın üstünü seçiyor.

“Olduğumuz şeyi” diyorsun, “bırakmalıyız bence.”

Sesin cıva yoğunluğundaki havayı ittirerek kendine yol açmaya çalışıyor. Hidrojen, oksijen ve karbon gibi havayı oluşturan atomlar algılarımı önlemek için birbirlerine sarılarak yoğunlaşıyor. Korkmuş bir parça şaşkın azot kulağıma kaçıyor. Ürperiyorum

“Problem değil…”

Kafanı aşağı eğiyorsun. Gözümden çıkan ve yoğunlaşmış havada ilerleyemeyen bir parça parıltı yere düşüp ölüyor.

Çaresizlik bu. Kelimeler fazla geliyor. Ne zaman tanımlamaya kalksam bu durumu ardından aşırı doz sakinleştirici almam gerekiyor.

Bir gün kan ter içinde kalmama sebep olacak denli sıcak odamda yalnızlığıma sarılacağımı bilir gibiyim şimdiden.

Zaman geçiyor.

Sonra biraz daha geçiyor.

Şimdi yüzlerce insanı kapsayan debisiyle akan yolda birer cenaze ağıtçısı gibi ilerliyoruz. Herkes bize bakıyor. Göğüslerimizin içinde taşıdığımız paramparça etler kalplerimize ait. Huzurevinde kalan yaşlılar gibi görünüyor olabiliriz, işin kötüsü dediğim gibi, herkes bize bakıyor. Rahatsızlık katsayım santigrat cinsinde suyun kaynama sıcaklığıyla eşdeğer.

Biz - Biz = Metamorfoz;

Dünya eskisinden daha da büyük şimdi, atmosfer basıncı tüm kemiklerimi çatırdatıyor.

Çarşamba, Ekim 25, 2006

Bir Bilinçakışının Anatomisi

Titriyorsun. Hava soğuk olmalı. Ben hissetmiyorum.

Yaramaz kolum uzandığımız fiber karbon araba çatısında koluna değiyor. Bu temasın sıcaklığı buzlanmış kalbimi sırılsıklam ediyor.

Saat sabahın dördü.

Küçükayı bizi işaret ediyor Büyükayı’ya fısıldayarak bir şeyler söylerken. Kutup yıldızı ilgisiz.

Büyük bir sessizlik hâkim mabedimde. Platonun sürekli sakinleri bile kulak kesilmiş söyleyebileceğin herhangi bir cümleye. Yanımızdan geçen yeni uyanmış ve durumdan habersiz baykuşu kanadından tutup ağaçların arasına çekiyor Bay Gui, bir tilki.

“Şşt!”

Koca gözleriyle manasız manasız bakıyor baykuş. Tilki;

“Bugün büyük gün!”

Baykuş şaşırıyor;

“Harun mu yoksa?”

Sıcacık bir gülümseme yayılıyor tilkinin yüzüne.

Hemen ağaçlardan birine tırmanan baykuş iğne yapraklar arasından dikkat kesiliyor siluetlerimize.

Kalp atışlarının soğuk araba çatısı üzerinde oluşturduğu titreşimler hissedilebiliyor.
Bir köstebek başını topraktan çıkarıp her şey yolunda mı diye kontrol ediyor.

Habersizsin.

Oysa kurtlar, kuşlar, tüm yıldız ve bitkiler bu anı bekliyor. Kutup yıldızı hala ilgisiz.

Yıldız kümelerinden birini işaret ediyorsun; Dudağın hareket ediyor. Bu sırada beş metre ötemizde yürümekte olan karınca duruyor, arkamızdaki ormanda patlamak üzere olan bir tomurcuk dünyaya açılmayı erteliyor, kuzey rüzgârı bize ulaşmadan batıya dönüyor.

“Şu” diyorsun, “Büyükayı mı?”

Sesin kristal berraklığındaki havayı titretiyor. Hidrojen, oksijen ve karbon gibi havayı oluşturan atomlar titreşime yol verebilmek için sağa sola kaçışıyor. Ortada kalan bir parça şaşkın azot genzime kaçıyor. Yutkunuyorum.

“Galiba…”

Gülümsüyorsun. Ağzından çıkan ve incelmiş havada rahatlıkla ilerleyen anason kokusu beni burnumun ucundan yakalıyor.


Güzellik bu. Kelimeler yetmiyor. Ne zaman tanımlamaya kalksam bu durumu, ardından bir keyif sigarası yakmam gerekiyor.

Bir gün ağzımdan buhar çıkaracak denli soğuk odanda terinin göğsümde kuruyacağını bilir gibiyim şimdiden.

Zaman geçiyor.

Sonra biraz daha geçiyor.

Şimdi yüzlerce insanı kapsayan debisiyle akan yolda birer Zen ustası gibi ilerliyoruz. Kimse bizim orada olduğumuzu bilmiyor. Boyunlarımızda taşıdığımız parmak izleri tutkuya ait. Liseli gençler gibi görünüyor olabiliriz, ama dedim ya, kimse bizim orada olduğumuzu bilmiyor. Rahatsızlık katsayım santigrat cinsinde suyun donma sıcaklığıyla eşdeğer.

Sen + Ben = Metamorfoz;
Dünya yeniden karpuz kadar kalmış ayaklarımın altında, kafam yıldızlara çarpıyor…

Nerede Kalmıştık Canım?

Çıplak tenimden çıkan dumanı gördüğümde kendime henüz gelemediğimi sanmıştım.Daha önce hiç bulunmadığım bir banyodaydım. Mis gibi yumuşatıcı kokan yüz havluları lavabonun yanındaki askılardan sarkıyordu. Aynada, elmacık kemiklerimin altına kadar morarmış göz altlarımı ve hafif tırnak çizikleriyle dolu çıplak bedenimi belime kadar görebiliyordum. Göremediğim kısımları kafamı aşağı eğerek kontrol ettim. Her şey yerli yerindeydi ve sıkı bir ereksiyon yaşıyordum. Kalçamda muhtemelen uzun tırnaklı bir elin yoğun mıncıklamalarından kaynaklanan hafif bir acı duyuyordum. Sol kulağımın arkasından aşağı süzülen bir su damlası, boynumdan geçerek göğsümün etrafındaki kıllara takıldı. Bir su damlasından dahi tahrik olabilecek durumdaydım Dizginlenemeyen tutkularım beynime dışarıda ne olduğunu öğrenmesini dikte ediyordu. Fakat beynimin de planları vardı.

Banyo kapısının yanında duran, kırmızı, pembe ve yeşil çiçek desenleriyle kaplı çamaşırlık dikkatimi çekti. Önce kapıya yaklaştım, kulağımı dayayarak dışarıdan gelebilecek herhangi bir sesi duymaya çalıştım. Çıt çıkmıyordu. Çamaşırlığın kapağını yavaşça kaldırdım. Nedense aklıma ağabeyimin porno dergilerini çaktırmadan karıştırdığım günler geldi. İlk gözüme çarpan noel baba desenleriyle kaplı lacivert bir erkek boxerıydı. Çamaşırları tıbbi atıkları kurcalayan bir çöpçü dikkatiyle eşeliyordum; bir slip don, “V” yaka bir erkek atleti, üzerinde emniyet müdürlüğü amblemli bir iğne unutulmuş lacivert çizgili boyunbağı, bir çift az kokulu çorap… Nasıl olur? Oysa ben çamaşırlıkta birkaç pembe kurdeleli g-string, dantelli sutyen, belki bir çift jartiyer ya da hiç olmadı turuncu bir kadın bodysi bulmayı hayal ediyordum.

Pür dikkat kapattığım çamaşırlığın hemen üzerinde bulunan raflar erkek parfümleri, deodorantları, tıraş sonrası kremleri ve her zaman sahip olmak istediğim türden bir çift Gilette Mach 3 pilli tıraş bıçağıyla doluydu.

Olamaz!

Geçmiş tecrübelerime dayanarak yatağımı çıplak kadınlarla paylaşmaktan aldığım hazzı biliyordum. Fakat o anda aşina olmadığım ve nasıl geldiğimi dahi bilmediğim bir evin banyosunda, bu evin bir erkeğe ait olduğunu ispat eden onlarca delille birlikte çıplak durumdaydım. Dışarıda beni neyin ya da kimin beklediğinden emin değildim.

Aklımın oyunlarına daha önce de maruz kalmıştım, hatta bir keresinde sabahın beşinde sadece mahrem yerlerimi örten bir boxerla, kendimi şehrin göbeğinde bulmuştum. Vertigo finans kulesinin otuz ikinci katındaki terası… Akrofobisi olan ve oraya nasıl geldiğini bilmeyen biri. Siz birleştirin. . Doktorum o dönemde uyuşturucuyu bırakmam gerektiğini söyleyip duruyordu. Otizmi tetikliyormuş Hah! Kimin umurunda şu beyaz yakalı steteskop kafalılar!

Tüm bu heyecan bana yaramamıştı. Soğuk suyla temas etmiş bir oğlan çocuğunun organı kadar kalmış penisimle banyonun ortasında dikiliyordum.. Bu halim cesaretlendirilmek için çırpınan güven duygumu titretmişti. Acilen örtünmem gerekiyordu.

Çamaşırlığı tekrar kapattığımda altımda noel baba desenli lacivert bir boxer ve üstümde “V” yaka bir atletle teftişe hazır denizciler gibi hissediyordum.

Ne olursa olsun buradan çıkmalıydım, dışarıda beni bekleyen Muhammet Ali bile olsa o anki paranoyalarım kadar korkutucu olamazdı.

Kapının beyaz ve altın rengi çizgilerle kaplı kolunu kavradım. Yavaşça aşağı doğru bastırdım, kapı direndi. Zorladım, ittirdim, çektim ama kapı kilitliydi. Çılgına dönmüştüm ve sanırım çıkardığım sesle, her kimse, ev sahibimi rahatsız etmiştim. Kulaklarım, taş bir koridorda yaklaşmakta olan bir çift terliğin sesini fısıldıyordu. Heyecanım ve kendimi koruma güdümle elime ilk geçen nesneyi alıp kapının açılmasını bekledim, çok sessizdim. Kapının arkasındaki kişi aynen benim daha önce yaptığım gibi kapının kolunu tutup, ittirip çekerek bana ulaşmaya çalışıyordu. Fakat kısa bir süre sonra pes etti.

- Kapıyı içeriden kilitlemişsin!

Bunu söyleyen tanıdık bir kadın sesiydi ama kim olduğunu çıkartamıyordum. Kadının kim olduğuna boşverin, tümünü boşverin! Birkaç duble votkadan sonra yatakta hepsi aynı. Sersemliğimden utanarak boş olan sağ elimle anahtarı çevirdim. Küçük bir gıcırtıyla açılan kapı şaşkın gözlerle bana bakan kadını banyodan süzülen buhar ve parlak sarı ışığa maruz bıraktı.

- Tayfun!
Tayfun, Bu bendim…

- Elindeki ne?
Soğuk bir nesne tuttuğum sol elime baktım. Tuttuğum şey üzerinden kahverengi bir sıvı süzülen tuvalet pompasıydı, leş gibi de kokuyordu. Kendimi salak gibi hissettim.

+ Şey… Tuvalet, tıkanmıştı!
Bunları söylerken pompayı klozetin yanına fırlattım.

Kocaman göz bebekleriyle bana bakan kadın ışıktan rahatsız olmuş olacak ki arkasını dönüp loş koridorda ilerlemeye başladı. Ritmi yakalayın,o anki kalp atışlarımın sesini dinleyin! Her şey tıkırındaydı, koca bir ev, fantezilerim için bilmem kaç oda ve oldukça güzel bir hatun… Onu takip ettim. Koridorun sonunda sarı ışıkla aydınlatılmış geniş bir odaya girdik. Beş bilemedin altı paket centiyane kökü ve civanperçemiyle masayı paylaşan bilgisayarın kolonlarından süzülen vokal trance tarzda müzik…

Centiyane kökü, hem müshil olarak kullanılabilen hem de usta ellerde işlendiğinde on numara bir steroidedönüşen doğal maddelerden biri. Civanperçemi de centiyane kökünün kullanımından sonra oluşabilecek ağız kuruluğu ve aşırı ishalliği önlemek için ideal. Ancak bu iki maddenin işlenmeden bir arada kullanımı, tatlarının acılığı nedeniyle neredeyse imkansız… Sorunun çözümü mü? Beş yüz mililitre çözeltiye karıştırılan bir tutam vanilya… Ayrıca, günün ipucu; aynı miktarda vanilyayı suya karıştırıp kaynattığınızda evde yaptığınız kızartmaların da kokusundan eser kalmayacaktır…

Kadın bilgisayar masasının önündeki sandalyeye çöktü ve açık paketlerden çıkardığı centiyane köklerini derince bir kapta toplamaya başladı. Bu kadının kim olduğunu çıkartamıyordum ama kendimde değilken vücudumdaki izleri çıkaran eğer oysa yatakta ne gibi numaraları olduğunu görmek istiyordum.

Centaine işliyordu… Evet, yaptığı şey bu hale gelmemi sağlayan uyuşturucuyu hazırlamaktı. Kısacık kesilmiş tırnaklarla kaplı parmakları bitkilere her dokunduğunda beni tahrik eden yapışkan bir ses çıkıyordu, bitkileri kapta topladı, elindeki tokmakla ezmeye başladı. Bu bana fabrikanın birinde pamuk ayıklayan bir kızın masumiyetini çağrıştırıyordu. Yaklaşık on dakika hiç konuşmadık, bu arada o işiyle meşgul oldu ve hemen yanındaki yumurta pişirme zamanlayıcısı tiz bir ses çıkardığında kap ve tokmağı bir kenara bıraktı.

+ Teşekkür etmek istedim, dedim.
Bedenimin her yerinde oluşturduğu izleri ve hatırlamadığım sevişme sahnelerini kastediyordum.

- Nasıl?

+ Yani, dedim; Biz, sen ve ben…
Konuya nasıl gireceğimi bilmiyordum. Kadın umursamaz davranıyordu. Kaptaki yapışkan maddeyi bir yemek kaşığıyla sıyırıp masanın altından aldığı bir çaydanlığa taşıdı.

- Biraz bekle,dedi; Hemen kaynatmaya geçmem lazım…

Evet, biliyordum… Hemen kaynatmaya geçmesi lazımdı. Yoksa cantiyane kökünün aktif maddesi katılaşır ve kafa yapmaktan çok ishal yapmaya yarardı. Elindeki çaydanlıkla odadan çıktı ve ben sabırla dönüşünü beklemeye başladım. Bir süre sonra kapanan dış kapının sesiyle irkildim. Kadın mı gitmişti, yoksa başka biri mi gelmişti? Günün ikinci gereksiz ipucu; Polisler asla kapıyı çalmazlar! Kendi evlerine girseler bile…

-Ben geldim!

Bu sesi de tanıdık bulmuştum, kime ait olduğu görmek için acele etmeme gerek kalmadı. Bir gece önce barda bana ahlaksız teklifte bulunan kadın görünümlü erkek, polis görünümüne bürünmüş şekildeodanın kapısından girdi. Evet… O anda anladım. Bu kesinlikle geçen gece saat sekiz civarı Vodoo’da yanıma gelip oturan kişiydi. Ahlaksız tabir edebileceğim teklifini reddettiğimi hatırlıyordum. Fakat saat dokuzda neredeydim???

Kapıdan geçip, gözlerime bakarken sesini incelterek “Nerde kalmıştık canım?” dediğinde ilk uyuşturucu kullandığım gün aklıma geldi. Ne kadar da masumdum... Şimdi bu evde, hiç de tercihim olmayan bu insanla birlikteydim, tamam, güzel. En azından olanları hatırlamıyordum.

Halen hatırlamıyorum...

Not: Öykünün orjinalini yazdım… Sonra Ilis Sullivan’la gaza geldik, öyküyü yeniden yazdık…

Çarşamba, Eylül 20, 2006

Halka

Bir halka yüzünden buradayım. Küçük, nikelajlı bir halka.

İki gün önce hırdavatçıdan doksan kilograma kadar çekeceğine garanti aldığım bu küçük halka altmış kilogram bile çekmedi. İşte tam da bu yüzden buradayım. Doktorlar boynumun incindiğini söylüyor… Şanslıymışım. Oysa ben kütürtüler çıkararak kırılmasını bekliyordum. Ne şans ama! Kırılan şey boynum yerine halka oldu.

Beni kapattığı hapisten kurtulmak istediğim bedenim düşüşün ve incinen boynumun etkisiyle bilincimi kapatarak kendini korumayı başardı.

Boynum ipteyken tekmeleyerek altımdan atmayı planladığım bilgisayar kasası devrildiğinde kuş gibi uçmayı, bir anda huzur dolmayı ya da acısız bir ölümle kucaklaşmayı beklemiyordum elbette. Ancak halkanın kırılması… Bu kadarı da pes doğrusu!

Hırdavatçıya giderken almam gerekenlerin listesini sürekli içimden tekrarlıyordum; Tavanda ilk deliği açmak için halkanın çivisinin çapına eşdeğer çapta bir çivi, o çiviyi çakmak ve daha sonra halkayı açılan deliğe sokmak üzere çiviyi çıkarmak için bir keser, bahsi geçen halka ve o halkanın içinden geçip boynumu kavrayacak yeterince kalın bir urgan…

Yol üzerinde sürekli soluduğum, ağaçları yeşerten, çiçekleri renk renk filizlendiren bahar havası beni çileden çıkarıyordu. Güneş yemyeşil çimler üzerine düşmüş çiğleri buharlaştırırken ruhumun derinliklerine hapsettiğim son huzuru da bir mıknatısın demir tozlarını çekip alması gibi benden alıyordu. Oysa bahar mevsiminin insanları iyileştirici etkisinden bahsedilir.

Bir sır vereyim, bu düpedüz aldatmaca! Kış mevsiminin doğayı yok etmesi, geçici bir mezara ya da uykuya sokması bahara yeğdir.

Ben, içimde dünyalar donduran, dünyadaki en önemli insanı, beni, acıdan acıya sürükleyen bir kış yaşarken doğanın karnaval kıyafetleriyle karşıma çıkması uyumsuzluğumu kamçılayarak uçurumu derinleştiriyordu.

Mezarım olacağını ümit ettiğim evimle istikametim arasındaki yolu kat ederken kafamın etrafında turlayan rengârenk kral kelebeklerinin kanatlarındaki pulları kirli ve yapışkan parmaklarımla sıyırmak, yanından geçtiğim parkta kendisi gibi küçük yaştaki sevgilisinin kafasını omzuna bastırmış anın huzurunu yaşayan veledin yüzünü postalımla dağıtmak ve mevsimin filizlendirdiği her çiçek tomurcuğunu koparıp üstlerinde tepinmek istiyordum. Ben, küstah bir efendi zihniyle sahip olduğum bu hayvanın, bedenimin, yok olup gitmesini istiyordum.

Hırdavatçıya girdiğimde tek istediğim mümkün olduğunca az diyalogla alışverişimi yapabilmekti. Ancak dükkân sahibinin sorgulayıcı bakışları isteklerimi sıralarken sıkıntıya girmeme sebep oluyordu. Altı üstü ruhumu bedenimden ayıracaktım ama cinayet işleyeceğim hissine kapılıyordum. Siparişlerim hazırlanırken birini öldürmekle cinayet işlemek arasındaki ince ayrım takıldı aklıma. Ben masum birini değil, bana anılamayacak kadar fazla kötülük etmiş güdük bedenimi öldürecektim. Buna cinayet değil nefsi müdafaa denir. Zira cinayet eyleminde tek taraflı kötülük söz konusudur. Kendi kendimi aydınlatmış olmanın rahatlığıyla oraya buraya istiflenmiş boya kutularına bakıyordum. O sırada tezgâhın üzerine konan poşetin içindeki ıvır zıvırın takırtısıyla kendime geldim.

+ Siparişiniz hazır.

Suç ortağıma teşekkür ederek borcumun ne kadar olduğunu sordum.

+ On iki lira.

- Ne? On iki lira mı? Bu düpedüz soygunculuk!

+ Olur mu efendim, bakın keser beş lira, halka üç, dur bakayım… Urgan da dört. Ne etti?

- On iki…

+ Bakın, çivi de benden!

O gün kimsenin mutlu olmasını istemiyordum.

- Hayır, hayır, hayır! On liradan bir kuruş fazla vermem!

Biliyordum… Öldükten sonra bu liralar hiçbir işe yaramayacaktı, ama dedim ya, kimsenin mutlu olmasını istemiyordum.

On lira elli kuruş vererek aldığım yüküm sağ elimde yeşil bahar havasının hâkim olduğu cehennemime çıkıp evimin yolunu tuttum.

Çocuklarımızı da alıp beni terk eden karımın daha sonra unuttuğu eşyalarını almak üzere geldiğinde açacağı kapıyı ardımdan kilitleyerek nihai olacağını sandığım eylemime başladım.

İşte, boynumda urgan, bilgisayar kasasının üzerinde dikiliyordum. Hiç tereddüt etmeden sağ ayağımın tarağını ittirmek üzere kasanın yanına dayadım. Kasanın soğuk metali beni bir anda yıllar öncesine, çıplak bedenimin ilk kez başka bir insanın çıplak bedenine değdiği güne götürdü. Ürperdim, duraksadım. Ayağımı tekrar kasanın üzerine koydum, boynumu saran urganı biraz genişlettim ve en son ne zaman seviştiğimi hatırlamaya çalıştım. İçimden bir ses “Keşke o zaman bunun son sevişmem olduğunu bilseydim” dedi. Karşı çıktım, öfkeyle bağırdım;

- Bedensel, dünyevi ve ahiri zevkleri reddediy…

Dengemi kaybettim, cümlemin bundan sonrası bir hırıltı olarak ciğerlerime hapsoldu. Bilgisayar kasası beni olduğum yerde asılı bırakarak devrildi. O anda insan aklının neme ne bir şey olduğunu anladım. Bir milisaniye içinde aklımdan geçen onlarca düşünce arasından en önemlisi bunun böyle olmaması gerektiğiydi. Bu böyle olamazdı! Kazara mı ölecektim yani! İçimden binlerce lanet okurken boynumdan geldiğini sandığım bir kütürtü koptu…

Ara ara hayal meyal gördüğüm görüntülerde yerde yatıyordum. Başımda ağlayan bir kadın vardı. Görüntü netleştikçe o kadının karım olduğunu anladım. Tabi anladığım tek şey bu değildi. Halka kırılmıştı, yere düşmüştüm… Karım çığlık çığlığaydı;

+ Ne yaptın sen! Pis herif! Ne Yaptın?

Konuşmak için inanılmaz çaba sarf ediyordum. Ağzımı açtım;

- Kazıklandım… Lanet hırdavatçı, beni kazıkladı!

Daha fazla konuşamadım, bilincim kapandı.

Sonra buraya getirmişler beni… Sürekli olarak gördüğünüz şu hemşirenin gözetimi altındayım. Şimdi emin olduğum tek şey var; buradan çıkar çıkmaz ilk işim tüketici hakları koruma derneğine durumu bildirmek olacak ve emin olun bunun intikamını alana kadar ölmeyeceğim.

Herkesin İçinde Bir Katil Vardır

Tutkulu bir aşık sevgilisiyle arasına giren herhangi bir canlının ümüğünü sıkabilir. Bir anne çocuğunu korumak için insan hayatının değerini bir böceğinkine indirgeyebilir. Yeterince para verilen bir pilot uçağını yüzlerce masum sivilin yaşadığı binanın üzerine çekip haznesindeki bütün bombaları bırakabilir. Bir adam sadece psikopat olduğu için eline geçirdiği herhangi bir tam otomatik makinalı tüfekle Taksim'in göbeğinde öldürülene kadar onlarca insanı deşebilir.

Herkesin içinde ve her yerde bir katil vardır, eyleme geçenlerse bunu sadece dışa vuranlardır.

Bas bir erkek sesinin en sevdiğiniz klasik parçalardan birinde avazı çıktığı kadar çığlık atarak detone olması gibi birşeydir bir katili iş başında izlemek belki size göre. Ama bence katil, daha somut manasıyla, göğüs kafesinizi zorlayan içsel bir itkidir.

İşte O

Bin bir çeşit mahluğun cennet saydığı bu diyarda uykuya daldım. Biyoritmim hemen yanında uyuduğum küçük yalak çeşmesinin damlattığı her damla suyun oluşturduğu ritme ayarladı kendisini. Hafifçe esen rüzgarın tepemdeki bin yıllık ağaçları yalaması bahsi geçen ağaçlarda kalan son hareket tohumlarını filizlendirdi. Ortaya ritmlerin bir arada çalışarak oluşturduğu melodi çıktı. Yaprakların hışırtısı, ağaçların gıcırtısı, suyun yalak üstündeki dansı ve tezahuratçı kuşların cıvıltısı... Tüm bu enerji saçıklarının oluşturduğu kalkanın ortasında dış dünyanın her türlü unsurundan soyutlandım. Bir ressam halimi resmetmeye kalksaydı ortaya çıkacak soyutluğun kendisi dahi ayrımına varamazdı.

Bilmem kaç on yıllardır Bangkok, bilemedin New-York ya da İstanbul veya Çin'in diğer örneklerdekine benzer adını dahi telaffuz edemediğim metropollerinden birinde, varlığını gerçekleştirmeye çalışmış bir vatandaşın, bir anda tüm modern teknolojiden arınıp Harran'ın kilometrelerce uzağındaki ıssız ve eski bir kervansarayında tecrit olmuşluğunda hissediyorum kendimi.

Ben bir Boeing 747'nin sağ jet motoru ya da bir mutfak musluğunun yıpranmış contası veya bir kilise orgunun do majörüydüm.

Her şey değişti...

Şu an kendimi uslu bir çocuğun bisikletinin ön freni ya da kutusundan bile çıkarılmamış antik bir zenit fotoğraf makinasının deklanşörü veya bir apartmanın ulaşılması imkansız olan asansör boşluğuna düşmüş bir alet takımındaki ingiliz anahtarının dişlisi gibi hissediyorum.

Bu huzurun pompalayıcısı da üşümekten uyuşmuş bacaklarıma kan gönderip onları normale döndürmektense çarpma eylemini bir başka insan için gerçekleştirip kısa süreliğine de olsa kimin için çalıştığını unutan kalbimin derinliklerinde bir yerde müslümanlıkta sözü geçen kara kan pıhtısının hemen içinde yer alan insanın varoluşudur.

İşte bu varoluş parasız günlerimde son sigaramı yakışıma benzer bir hisle nanik yapıyor bana.

Son sigara...

Son sigaram mıdır yoksa?

Buna epey benzer bir hissi çok sevilen bir insanı günün herhangi bir saatinde taş,cam ve nikel kaplama metallerden oluşma şehirler ya da ülkeler arası bir terminalin peronlarında uzaktan bakarak ters şeritte giden gözyaşlarıyla uğurlamak zorunda kalan insanlar da bilirler.

Uğurladığım kişi midir yoksa?

İşte o...
Anlatması o kadar güç...

Son sigaram da bitti zaten.

Cumartesi, Ağustos 12, 2006

Sanırım Patlamak Üzereyim

Kabuğum çatırdıyor...

İç basıncım dış basınçla dengelenemiyor, midemde başlayan hareketlenme ruhumun çekirdeğinin yer aldığı göğüs kafesimde büyük ve dindirilemez bir basınçla kendini hissettiriyor.

PAT-LA-MA-LI-YIM

Hayır, kabuğuma kıyamıyorum... O kendi kendine soyuluyor ama ben ona kıyamıyorum...

Patlasam, bu eski yaşlı derimin altından pembe tazecik bir insan çıkacak biliyorum ama olmuyor işte, patlayamıyorum...

Sürekli genişliyor çeperim, şimdi koca bir oda kadar bedenim ama ben, benliğim bir dikiş iğnesinin gözüne sıkışıp kalmış, mikroskobiklikle mikroskobik olmama arasında bir boyutla, hükmetmeye çalışıyor koca odamsı varlığa.

Şimdi bir kasaba oldum mesela, birazdan şehir olurum belki... Halbuki babam "Senden ne köy olur, ne de kasaba" derdi bana...

Ama genişlemek istemiyorum, tüm gücü, tüm torku bir anda salmalıyım atmosfere. Çok basit bir efekt duyulsun mesela; PAT...

Saçmalığını bile bile hayatın suyuyla yıkanmak neden oluyor buna...

Örnek önerme: Biber yemeyi tercih ederim, pastadan hemen önce...

Dolmuşa bindiğimde ineceğim yere kendim karar vermeyi çok severim, mesela hiç "Müsait bir yerde inecek var!" demem şöföre. İşte bence hayat ve sağlık da böyle olmalı... İnsan hangi güçle ve ne zaman patlayacağına kendisi karar vermeli.

Bir balon gibi büyüyen bedenime doğrultulmuş iğne uçları! Savulun! bilinçle geliyorum size doğru ve emin olun, patlamam hepinizi koparacak yerinizden...

...
Sanırım patlamak üzereyim...
...

Ritmik Düzensizlik

Rüzgarın şişirdiği perdenin içinde tüm dış etkenlerden izole olmuş hissediyorum kendimi. Aslında düzenli ritmleri, senkronize yüzücüleri, birbirinden sadece 2 metre uzaklıkta uçan gösteri uçaklarını, yuvarlak bir masanın etrafına tam simetrik olarak yerleştirilmiş sandalyeleri, kusursuz biçimde açılmış ancak içinden hiç sigara alınmamış paketleri ve gökyüzünde "V" şeklini oluşturup göç eden yabanıl ördekleri çok severim.

Tüm bu önermelerin zıttı, perdenin rüzgarla el ele tutuşup ettiği danstaki raslantısal oransızlık bana sekizinci kattan düşen bir kovanın içinden asfalta gelişigüzel yayılan boyayı, intiharı kafasına koymuş, iskelenin kenarına dikilmiş bir adamın elinde duran, bacağına sıkı sıkıya bağlı koca kayanın suya düştüğünde gökyüzüne göndereceği eşsiz yüzlerce damla su saçıntısının düzensizliğini, bir rus ruleti düellosundaki cesaret problemleri yaşayan katılımcının altına kaçırdığı idrarın sağ paçayı mı yoksa sol paçayı mı yön olarak seçeceği konusundaki tahmin edilemezliği anımsattı...

Dış etkenlerden izole olmak çoğu bireye güven duygusunu çağrıştırabilir. Ama benim fikrim bana bunun zıttını söyletmiştir hep.

Kendi kendimize doğrulttuğumuz tahrip gücü yüksek silahlarla Bangok'un insan tarlası pazarlarında yürüyoruz. Her gün birileriyle temasta bulunuyoruz ister istemez ve ne zaman ki bu temas kendimize çevirdiğimiz bir silahı tetikliyor, o zaman muhattabı suçluyoruz.

Hayat düzleminde yapılabilecek en iyi şey tamamen simetrik olarak inşaa edilip döşenmiş bir evde çift bir sayıya tekabul eden nicelikte insanla komünel hayat yaşayıp o insanlardan birinin kendimize doğrulttuğumuz silahlardan en ölümcülünü tetikleyen tesadüfi hamleyi yapmasını beklemek ve bu nihayi eylem gerçekleştiğinde de tüm hayata sırtımızı dönüp Tibet'te bej renkli bir tapınakta çömez rahip olarak kendimizi kabul ettirmek üzere yollara düşmek olacaktır.

Eminim ki hayatın raslantısal kurgusunda yolculuk ederken ortaya attığım bu absürd önermelerin dışında toz pembe ötesi hayat sürenlerin de sayısı azımsanamayacak boyutlardadır. Ama ben diye bir arkadaşımvar, içimde yaşar, hep der ki; "Geometriden uzak yamuk yumuk bir mercek olan hayatın, eğer varsa, odak noktasındaki birey insanın kendisidir." Onun ağzından belirtmeliyim ki diğer hayatlar diğer dünyalara mal olmuş olgulardır. Benim dünyam onları içermez...

Perdenin uzun kolları hala ensemi okşuyor ve ben Tibet'teki bej duvarlı mağbetleri hayal ediyorum...

Salı, Haziran 20, 2006

Kadın, Satiradam ve Yoldan Geçenler*


Ukrayna’dan alınmış yeşil çakmakla, Kıbrıs’tan alınmış tane Coffee Creme’ini yaktı. İçine çektiği dumanın her santimetre küpünde birbirlerine çarpım halinde bulunan karbon monoksit atomları ciğerlerine yapışıp ona mazoşist bir zevk veriyordu. Küçük nikotin saçıntıları yapıştıkları hücrelerle etkileşime geçiyor ve zevki “misli” ekini kullanabileceğimiz kadar arttırıyordu. Normalde beyaz olan hücreler nikotinle etkileşime geçer geçmez önce kızarıyor, sonra morarıyor ve son olarak da koyu bir kahverengiye dönüşüyordu. Değişim görülmeye değerdi.

Bir çekim daha aldı purosundan, diyaframı elinden geldiğince durdurmaya çalıştı onu, tabii bu mücadele sırasında küçük bir öksürük bulduğu fırsatı değerlendirerek adamımızın boğazından yukarıya çıktı ve ağzına bakan kadının gözlerinde zuhur oldu.

“Çok yaşa!” dedi kadın.

“Zaten çok yaşayacağım” diye geçirdi adam içinden. “Öksürdüm…” dedi düşüncelerini gizleyerek.

Ses çıkarmadı kadın, kafasını önüne eğdi. Mide ve bağırsak duvarlarından kanına karışmakta olan liserjik asidin çıkardığı emilme sesini dinliyordu. Gözenekçiklere sürtünen asit parçacıkları tutuluyor ve akıl almaz bir hızla kılcal damarlara yönlendiriliyordu. Kılcal damarlara girmeyi başaran yabancı madde vücudun öz pompası tarafından kromozomlara ve beyne götürülüyordu. Koca bir kütle olan beynin görüşle alakalı kısmına hücum eden parçacıklar kırmızıları daha kırmızı, yeşilleri daha yeşil yapmakla kalmıyor, aynı zamanda üzerinde dikilmekte olduğu halının sabit bir frekansla dalgalandığını hissetmesini sağlıyordu.

“Üzerime oturmalısın” dedi yatak.

Sandalye altında kıpırdandı.

Bu sırada az önce elinde puro tutan adam mızıka çalan bir satire dönüştü.

“Aaa!” dedi kadın

“Hı?” dedi satir.

“Yoo” dedi kadın

“Yaa!” dedi satir.

“Ne oluyor yahu?” dedi purolu adam.

“Çok kalabalık burası” dedi kapı.

“İllallah!” dedi kadın ve gözlerini kapadı.

Adam, tetrahidrokanibal etkisindeki beyni ilgisiz bir hal almasını sağladığından, kadını umursamadan kızarık gözlerini devire devire altındaki minderlere uzandı. Purosunu kül tablasına bırakmayı unutmuştu. Gözlerini kapadı, bir anda kendini papatyalar arasında koşuşturup duran onlarca çıplak hippinin arasında buldu. Gökyüzünde mor bulutlar, ufuktaki eflatun ağaçlarla birleşip, sarı papatyalarla yeşil çimenler de bu peyzaja katıldığında adam “evet, galiba uyudum” diye geçirdi içinden. Kafasını sağ taraftaki hippilere bakmak için çevirdi ve onların arasında John Winston Ono Lennon’u gördü. Elini havaya kaldırdı, Lennon’a doğru salladı. Fark edilmişti! Çok sevindi ve zafer işareti , parmakları arasında yanmakta olan puroyu serbest bırakan bir zafer işareti yaptı. Yavaş çekimde battaniyelerin arasına düşen puro küçük kıvılcım saçıntılarını her tarafa yaymıştı…

-------------------------------------------------------------------------------------

“Uyuşturucu öldürür!” dedi Emin.

“Bırak ya, hiç bir şey olmaz.” dedi Rüstem

Bu arada içinde iki insan kebabıyla cayır cayır yanmakta olan müstakil bir evin yanından geçiyorlardı…

Pazar, Aralık 04, 2005

Kırıkmış O Pusula *

Elimde tutuyorum pusulamı, hoş kırık, tek bir yöne sabitlenmiş taşıyor beni ama o pusula benim pusulam. Gösterdiği yön Kuzey değil, Güney değil, yok yok Batı veya Doğu hiç değil. Umutsuzlukta kilitlenmiş. Olsun varsın, tüm yollar çıkmıyor muydu Roma'ya? Görelim bakalım neme ne birşeymiş beni Roma'da bekleyen.

Sen değilsin beni taşıyan sırtında, yada kaçan benden. Ben seni kovalamam ki... Ancak emir veren gönül oldu mu dayanamıyor insan, itaat kaçınılmaz oluyor bu gibi içsel durumlarda.

Durma diyorum sana, Durma! Koş, eğer varsa seni kovalayan, bunu hissediyorsan derinlerde ya da yetişceksen biryerlere, bekleniyorsan o yerlerde. Ama bekleme beni, sen başka kollara, başka yollara saparken, olmuyor bakamıyorum ben. Sen bakarken de ben, yapazdım zaten.

Kırık pusula elimde, kırık kalp göğsümde ilerliyorum geçmişten geleceğe. Ah olsan yanımda da görsen, ah görsen de anlasan neler düşünüyor insan. Bu acı benim acım. Kimse el etmesin, kimse dürtmesin parmağıyla. Bilirsin, saldırganım, tutamam kendimi sonra...


M. Harun AKGÜN

Cumartesi, Aralık 03, 2005

Pusula *

Seviyor seni bu adam.

Var mıdır hala bunda bir mana, diyorsun "bilmem" çeviriyorsun kafanı ufka "sorma!" Yapmam... Sormam... Sen hiç korkma.

Sağımda paslı bir geçmiş, solumda bulanık bir gelecek. ön yok, arkamda göt.

Geç oldu... Yatmak lazım yarın beni yine tatmin edemeyecek yeni bir rüyaya, yeni bir sensizliğe uyanmak için...

Şimdilik elveda, ölüyorum bugünlük, ha bu arada, sakın sen yokken olmuyor düşüncelerim de sanma. Aşk böyle birşey, çalışsan da kapatmaya şalteri, olmuyor, boşuna uğraşma...


M. Harun AKGÜN

Cuma, Aralık 02, 2005

Eşek Öldüren Güneşi *

Farkında değilsin, kimse değil. Ben? Ben bile değilim. Olamadım. Hayatımın en güzel, hayatımın en karmaşık, hayatımın en özel günleri sanırım geçti seninle. Haz duydum farkında olmadan her anımdan, her bakışından, her nefesimden senin kokunla dolu... Şimdi sigara dumanını çekiyorum içime, odamda bulunması eskiden sıradan olan senin kokun yerine.

Bakıyorum siyah beyaz hayata, bir damla yaş birikiyor gözümün çukurunda, tereddütle akamıyor aşağı, biriken yaşın oluşturduğu pirizmada kırılıyor ölgün ışık, gözümün içinde sahte renklerden oluşturuyor bir gökküşağı. Aynen hayaller gibi, boşuna?

Şiirsel saçmalıklar dökülüyor ağzımdan, yere çarpıp zıplayarak vucuduma saplanıyor keskin kelime uçları, çünkü onları benden başka fark eden, anlayan yok.

Hayatım kendini tekrar edip duran bir çember, sen o çemberi kaplayan varaktaki parıltı. Gözümü alıyorsun, gönlümü, benliğimi, beni...

Sen, ki sen değilsin artık, tırmanıyorsun merdivenleri, kapımın önündeki holde duruyorsun. Ayaklarının ucundaki beton kıpırdıyor, hareleniyor kırmızı, turuncu ,sarı ve mavi halkalarla. Halkalar yayılıyor apartmanda, renklendiriyor gri tonlarındaki tabanı, duvarları ve tavanı.

Merdivene koyuyorsun bir ayağını, dalgalanıyor tüm bina ritmik bir edayla, çözmeye başlıyorsun tüm gücüyle bacağını sarmış bağcıkları. Karıncalanıyor görüntü, kan basıncı artık had safada. Arkandaki duvarkağıdının ölü renkleri canlanıyor yavaş yavaş, bir orkide açılıyor bembeyaz taç yapraklarıyla, hemen altında birkaç papatya.

Şehvetli bir akdeniz kadını gibi kıvrılarak ulaşıyor kokun burnuma, iki cümle geçiyor aklımdan, "işte yine o, işte yine kadınım..." Tüm hayat canlanıyor, ilkbahar gibi yavaşça süzülüyorsun canımın çekirdeğine, çiçek açıyor, piç veriyor yüreğim.

Sonra kar başlıyor aniden, bencil rüzgar tüm süratiyle yolculuğa çıkıyor yeniden, yol olarak kullandığı yüreğimi, yeni çıkan sürgünlerimi umursamadan bır çırpıda eziyor. Şimdi dağlanmış kalbim ve ben, kalan son filizlerimle sarılmaya çalışıyorum hayata, çünkü odamdasın, çünkü yanımdasın... Acaba gerçek mi tüm bunlar? Olmaz... Olamaz... Kurmuyorum ki!


M. Harun AKGÜN

Çarşamba, Kasım 30, 2005

Çözüm *

"Olmasaydı böyle...", "Yaşamasaydık" yada "Keşke" dememizin bir yararının kalmadığı, anlatının doruk noktasından düşüşe geçtiği o tek sayfalık kısımdayız şimdi.

Kitabın daha çok satması planlanarak, yazar denen o tanrısal varlığa yardımcı olmak için, "doruk" kısmında devreye girmişti duygularım... Ama yazar baktı ki olmayacak, bir yerlerde bitmeli bu hikaye, devreye sokmak zorunda kaldı ikinci kahramanı...

En azından esas oğlan tip değiştirmiş olsa da, esas kız yoluna devam ediyor, ve artık yazar kitabın son sayfasını da bitirip parça pörçük sayfaları bir araya getirip son kez okuyacak eserini... Baskıya yollamadan önce...

-Saygı duyulmayan bir şeyin baskıya gitmesine ne gerek var?, yazarı bile saygı duymuyorsa.. Özel kalan şeylere yapılır bu.


Kitap içindeki karakterlerin kitabın bütünü için bir şey düşünmesine mahal yoktur... Eski esas oğlan kitap için bir şey düşünemez yazar istemeden... Yazar zaten kendisini bir tip yerine koymamış eserinde... Tanrısal anlatıcı metodunu seçmiş kitabı kaleme alırken.

-Sorun da o ya zaten keşke karakterlerden biri olsaydı... Olsaydı da esas kızla birebir yaşayabilseydi.


Dedim ya... keşkeler söylendi, dualar bile edildi, ağıt da yakıldı… Ama hepsi kurmaca kaldı sanırım bu iki kalın kartondan kitap kapakçığı arasında. Hak ettik saygıyı, ya da etmedik... Sevdik, ya da sevmedik... Geçmişin hayaletleriyiz daktilo harfleriyle kazınmışız sayfalara... Can acıtsa da, okumak, tekrar tekrar okumak soluğumu düğümlese de...

Benim için iki esas kız vardı o kitabın sayfaları arasında, biri kitabın serim ve düğüm bölgeleri arasında sıkışıp kalan, daha fazla ilerleyememesine sebep olduğum esas kız, esas oğlanın, yani ilk esas oğlanın istemeden mahvettiği, acıtıyor beni bunu söylemek ama, gerçekten istemeden mahvettiği, esas kız. Hala bir şeylerini benimle taşıdığım kişi, hala sonsuz derecede saygı duyduğum kişi, dünya üzerinde herkesten ve her şeyden fazla değer verdiğim kişi... O gözleri parlayan, etrafa attığı her bakışta benim olan...

Benim için tanrısal yazarın o kitaba koyduğunu sandığım kişi... Çünkü ben kendimi hep esas oğlan sanmıştım. Ne kadar da tipik bir karakterim oysa...

Diğeri de, hepimizin tanıdığı, karakter değişimine, duygu değişimine, kısacası istekli veya isteksiz mutasyona uğrayan esas kız. İşte o esas kız, bugünkü konuşmalarımın muhatabı...

Neyse... Bırakalım da yazar rahat rahat görsün işini... Son noktayı koyup kitabın hitabet sayfasını yazsın... hiç bilmediğimiz hiç tanımadığımız insanlara hitab edilen bir romanda çiziktirilmiş tipler olmaktan ileri gidemeyelim bizde.

Bilinmez, belki adam bir cilt daha yazar... Kimler yer alır o ciltte, neler olur...

Bilinmez...

Yazarın yüce adaleti karşısında teslim olmaktan başka ne yapabiliriz ki ?


M. Harun AKGÜN

Pazar, Kasım 27, 2005

Boşuna *

Sen istedin piyon olmayı.
Kafa, duvar, kan…
Vezir ve hatta şah olabilecekken piyon olmak senin seçimindi.
Acı, kırmızı noktacıklar, baş dönmesi…
Aslında pilot da olabilirdin, ama bunu seçmedin.
Çat. Kendi suratında patlayan tokat… Afallama…
Duvardaki kan lekesi kadar anlamsız artık yaptıkların.
Burunla göz arasından süzülen bir damla kan. Şıp, yerde…
O kadar da acımıyormuş. Kan korkuturdu seni, boşunaymış.
Gözün içine giren kan. Kızıl bir oda…
Kalbin de bu kadar kanamıştı arkasından bakarken.
Kasılma, diyafram, hıçkırık…
Kafanı kaldırıp etrafına baktığında, havayla dolu bir oda göreceğine, onunla dolu bir oda görüyorsun şimdi.
Özlem, acı, öne düşen baş…
Yatağın… Orada uyumuştu sen başka şeylerle ilgilenirken.
Kafa, masa, biraz daha kan…
Masanı toplamıştı sen uyurken.
Burun, kazak kolu, sümük…
Geçmişten bir sahne, içinde mendil sen ve o geçen.
Ağız, ciğer, tıkanan çığlık. Yankılanıyor kafanda…
Bu gece nerede? Onunla mı yoksa?
Beyin, iç güdü, tiksinti...
Kolları etrafında. Göğüsleri dokunuyor vücuduna.
Çığlık, hırıltı, kusmuk…
Birazdan birlikte gidecekler yatağa.
Halı, sen. Küt, yer…
İlk kez dokunacak bir el küçücük bebeğinin dokunmaya kıyamadığın bedenine.
Gözyaşı, hafıza, kilitli metal kutu…
İçten gelen ses… Hak ettin bunları!
Dolap, metal kutu, kilit, yumruk, kan…
Replikler söylendi. Zeus, Osiris, Musa, Davut, İsa, Muhammet öldü. Allah bile…
Hafıza, anahtar, üçüncü çekmece…
Gelecek mutluluk getirecek ona. İstemişti seni, ama isteyememiştin sen bir türlü. Öküz! Çekmece tutacağı, donlar, çoraplar, öfke…
Ara şimdi… Kaybettin çoktan. Ağla, sızla…
Biraz daha çorap, metal tıkırtısı, anahtar…
Boşunaydı çabalaman… Mutlu o. Onunla “O”… O da “O”nunla…
Metal kutu, kilit, anahtar…
Ne anlamı var? Kaya yuvarlandı, başladığın yere döndü yine…
Şakak, korku, soğuk…
Mutlumudur şimdi? Değdi mi tüm bu olanlara?
Tetik, Namlu, BAM…
Allah kahretsin…
Vücut, bacak, titreme…
Ne de çabuk geçiyor 1 milisaniye…
Soğuk, karanlık, Her taraf kan…

M. Harun AKGÜN

Salı, Kasım 22, 2005

Sıradan Bir Gece Masalı *

Odamda yalnız başıma, uğuldayan bir mağaranın korkunç sessizliğini dinlercesine rahatsız oluyorum.

Duvarlar birbirleriyle konuşurken alabildiğine mutlu fotoğrafın çekiyor dikkatimi. Ay kadar beyaz yüzünü gösteren, bir kahverengi çerçevenin sınırlarını çizdiği, siyah beyaz bir fotoğrafın bu. Bir bebeğin gözleriyle bakıyorsun bana, uykudan uyanmış gibi kısık, yorucu bir gece geçirmiş gibi şiş. İşlevselliği hiç düşünülmeden sadece estetik kaygılarla yerleştirilmiş sanatsal yüzündeki her parça.

Gözlerini korumuyor kirpiklerin ve kaşların. Sadece mükemmeli oluşturmak için gelmişler bir araya. Elmacık kemiklerinin üzerinde toplanan narin yüz kasların, ince ve fotoğrafta cansız bir griyle amatörce taklit edilen dudaklarının köşelerini yukarıya çekmiş. Çenenin pürüzsüzlüğüne delicesine, en az benim kadar bağlı olan alt dudağın biraz aşağıya kaymış, sadece bu gülümsemeye dişlerini de ortak ederek sanatsal hazzı had safhaya ulaştırmak için. Kulağının yan tarafına gelmiş sağ elin. Kazağın, parmaklarının ikinci boğumuna kadar kıskanmış kolunu, kapatmış korur, kollar ve onunla sevişir gibi.

"Zamanın eğri çarkından kurtulmak ve yine aynı zamanın oluşturduğu inanılmaz boşlukta özgürce seyahat etmek mümkün olsaydı" diyorum “giderdim o ana, tekrar görebilmek için hazin gerçeği".

Fotoğrafına bakmaya devam ediyorum, cıva gibi ağırlaşan ve beni yatağıma mıhlayan akşamın çöküşünde. Yüzünü sadece yazdığı kitabın tanıtımında gördüğüm bir adam çıkıyor kitaplığımdaki aralıktan "...tek kurtuluş var, o da ölüm. Ölümü düşünen biri için ölmek değil, düşünüp de bunu yapamamaktır en büyük acı." diye fısıldıyor kulağıma. Hiç bir düşünce dindirmiyor yası, hiç biri yok edemiyor fiziki olarak değil ama fiilen ölenlerin ızdırabını...

M. Harun AKGÜN