Fotoğraf mı çekiyorum yoksa çile mi bilmiyorum. Deklanşöre her basışım hafıza kartına bir fotoğraf yollarken her nefes alışım ruhumu battığı çamur içinde daha da derinlere gömüyor. Dayanılmaz olmaya başladı.
Başlangıçta acımı dindirmek için yuvarladığım her kadeh ruhumu rahatlatırken bedenimi yıpratıyordu, şimdi hamamböceği gibi hissediyorum kendimi, zehire bile bağışıklık kazandım.
Başım dönüyor, saat sabahın 11'i. Yirmi dört saatten fazladır karımla konuşmadım. Çaresizlik kanın suda yayılması gibi kapladı çevremi.
Saatlerin arasından geçip dakikalara, dakikaların arasından geçip saniyelere, saniyelerin arasından geçip saliselere saplanıp kaldım. Hiç bir çark-yay mekanizması durup kalmış biyolojik saatimi ilerletemez, Ondan başka... O...
O karım, gün batımı kadar kızıl, asla gidemeyeceğimi düşündüğüm Tayland sahilleri kadar uzakta. "İyi ki" diyorum bazen kendi kendime, "tanrı diye birşey yok." yoksa aşık olurdu ona, işte o, o kadar güzel.
Son cümlelerim sanırım anlattı her şeyi, ızdırabımı, motivasyonumu ve mevcudiyetimi
Psikopat bir ruhun hükmettiği, iç duvarları sızlamaktan dağlanmış bedenimin ortasında oturuyorum. Buradan bakıldığında dünya armut gibi gözüküyor.
Gözlerimi kapatsam, vantilatör kesse dönmeyi, ışık geçirmese hiç hava, tüm kokular yavaş yavaş ölse, donsa düşünceler, bulutlar pul pul dökülse yer yüzüne, balıklar boğulsa, ağaçlar devrilse, kuşlar çakılsa, ben de yıkılıversem öylece, cansız, pıt diye.
Sonra açsam gözlerimi, o karşımda olsa, bana gülümsese...
sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cuma, Ekim 03, 2008
Dünya Dönse
Koca bir yağmur bulutunun altında bulsam kendimi. Solumda deniz, sağımda sen olsan mesela. Şimşek çaksa, buharlaştırsa bir tutam suyu. Bir öbek tuz batsa derinlere yavaşça, buhar da yükselse semaya. Tuz çarpsa midyeye, midye kapatsa kabuğunu, arasından fışkırsa basınçlı su, titretse yosunları. Bir balık irkilse, çıksa yosunların arasından. Daha büyük bir balık görse onu, saldırsa yemek için. Küçük balık kaçsa, saklansa kocaman bir yengecin arkasına. Yengeç savursa kıskacını büyük balığa doğru, büyük balık geri çekilse. Yengeç sarılsa küçük balığa. Midye açsa kabuğunu tekrar, parlasa içinde ufacık bir inci. Balık sıyrılsa yengeçten, alsa inciyi, götürse, verse yengece. Yengeç çok sevinse mesela, gözlerini alamsa inciden. Bu arada büyük balık kapsa küçük balığı, kan revan içinde indirse mideye. Bir hava kabarcığı çıksa katil balığın ağzından, yükselse yüzeye doğru. Denize oturmuş bir martının yanında pırtlasa kabarcık. Martı korksa, havalansa aniden, çırpsa kanatlarını gökyüzüne. İnse sahildeki iskeleye, görse oradaki balıkçının kovasını, sinsice yaklaşsa, tırtıklamaya çalışsa adamın akşam yemeğini. Balıkçı fark etse mesela kuşu, fırlatsa elindeki bira şişesini hayvana doğru. Martı kaçsa, rüzgar da biraz soldan esse mesela, bira şişesi iskeleye demirlemiş bir balıkçı teknesinin kaptanına gelse. Kaptan da manyak olsa hani, çıkarsa altıpatlarını, doğrultsa balıkçıya, çekse tetiği üç defa. Balıkçı vurulsa kafasından, ölüverse oracıkta. Kanı damlasa iskeleden, orası da Cape Town olsa mesela, köpekbalıkları olsa vıngır vıngır. Alsalar kanın kokusunu, gelseler iskeleye doğru. İskelenin tahta bacağına çarpsa biri, sinirlenip koca bir ısırık alsa dayanaktan. Teknesinden inen katil kaptan olsa mesela iskelenin üstünde, çökse iskele, köpek balıkları bir ziyafet çekse adamdan, tükürseler kemiklerini. Biz de bu arada evimize varmış olsak, sarılsak birbirimize, yatsak öylece, sevişsek hafif hafif. Dünya dönse…
Cuma, Mart 16, 2007
Ufak Notlar
Gece, tülünü yavaşça indirdi. Odadaki nesneler soğruldular. Ortaya çıkan da koca bir karanlık oldu. Bu koca karanlık içinde hücreler canlandılar, bir araya gelerek oluşturdukları ilahi bina bir insana aitti. Bir erkeğe... Erkek dediysem, öyle parfüm reklamlarında ya da body building salonlarında görmeye alıştığınız tiplerden değil hani. Senin gibi, benim gibi.
Canlanan hücrelerinin kaslarına elektriksel şoklar uygulamasıyla bacağı sekiyor. Seken bacak da ister istemez başka bir ilahi binaya çarpıyor. Bu ilahi bina diğeri gibi değil. Daha estetik inşaa edilmiş. Barok döneminin ürkütücü ihtişamını yansıtıyor.
Neyse, konuya dönelim, çarpan bacağın etkisiyle bir kadına ait olan estetik ilahi bina, enerjinin korunumu, enerjiler arası dönüşüm, yer çekimi, etki tepki prensibi gibi bünyesinde barındırdığı bilimum güç ve karşı koyma elementini kendisini hedef alan sekmiş bacağı nişanlayarak serbest bırakıyor.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Dyron uyandı. Yatağının yanında bulduğu bir terliği ayağına geçirmekle uğraşıyordu. Bu sırada ince oda duvarlarından geçen annesinin sesi kulaklarını tırmalıyordu.
- Lacivert bir mantar. Her yerde noktacıklar var. Evet, beyaz. Hayır, hayır Noktacıklar her yerde değil, sadece mantarın üzerinde.
Anlaşılan anne telefonda konuşuyordu.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Kafam güzel... Her zamanki gibi anlatmak isteyip de anlatamadıklarım var cebimde. Hmm, kötü bir benzetme... Olsun, önemli olan samimiyet. Kendi kendime konuşmayı özleyeceğim aklıma gelmezdi. Aylar boyunca kendi kendime konuşmuş ve bunu fark etmiş olmaktan dolayı iğrenç bir öfke duymuştum. Sonra terapiler başladı. Duygusal terapiler, bitkisel terapiler, hem dugusal hem bitkisel terapiler, hayvani terapiler... İtiraf edeyim, bunların hiç birinin işe yarayacağını sanmıyordum. Anlaşılan en azından biri yaramış, farkında bile olmadan kendi kendime konuşma alışkanlığından kurtulmuşum. Ama bu günlerde sanki tekrar başladım kendi kendimle münakaşaya girmeye. Anlayamıyorum, en değer verdiğim varlıkla neden münakaşaya giriyorum.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu açıdan baktığımda, dudaklarında sabitlenmiş sol el parmaklarını kıvrık bir pozisyonda görebiliyorum. Sol kolunun oluşturduğu yay, yumuşak açılarla yarı çıplak omzuna bağlanıyor.Omzun duvarla paralel dururken yer çekimine her zamanki gibi maksimum mukavemet gösteren göğüslerinden biri hafif bir şişkinlikle kolunun oluşturduğu yaya bağlanıyor.Tenini saran turkuaz kumaşın altında bir de beyaz fanila gizli. Parmakların hala dudaklarında. Gamzelerin uyanmış, senin de gözlerini açmanı bekliyor. Saçların, paha biçilemez japon orman orkideleri beyaz bir kumaş üzerine nasıl yayılırsa, aynen öyle yayılıyor yastığın üzerine. Sağ kolun da yastığın altında. Yastığının şişkin tarzına bakılırsa kolunla epey eğleniyor gibi. Nesneler bile kapılıyor senden yayılan elektromanyetik çekime. Sol kolunda bulunan saat durmuş uykunu fırsat bilip dinleniyor. Kahverengi gözlerin göz kapakların arkasına saklanmış siesta yapıyor. Gözlerimle görebildiklerim bunlar. Geri kalan tüm ilgi çekici detaylar yeşil, sarı, mavi ve turkuaz renklerinde karelerle kaplı bir battaniyenin altına kalıyor. Biliyorum onları da. Ama bu konuda daha nesnel bir yaklaşım için şu an görüyor olmayı tercih ederdim... Hmm, görmektense dokunmak da olabilirdi aslında. Evet, küçük bir pozisyon değişimi yaşadın yattığın yerde ve sanırım rüya görüyorsun. sol kolunda ve sağ bacağında ani titremeler görebiliyorum. Sol dizin battaniyeyi kaldırabildiğince yukarıya kaldırmış, izafi biçimde rahatsız görünen bir pozisyon oluşturmuş durumda. Biraz burnunu, biraz da yanağını kaşıdın. Ya çok rahatsızsın, ya da rüya görüyor olmalısın. Az önceki pozisyonuna geri döndün. Yalnız Kaşık Pozisyonu bu. Ancak şu anki açın, kalbinin içinde bulunduğu göğüs kafesinin hemen dışında bulunan yumuşak, sıcak ve çekici silahlarınla daha samimi bir şekilde yüzleşmemi sağladı. Boynundan aşağıya inerken çukurlaşıp iki göğsünün arasına uzanan tutku vadisi diğer tüm detayları anlık da olasa görünmez kıldı. Sanatsal bir haz bu. Estetik... Ortada estetik bir suje var, estetik bir bakış açısı ve estetik bir atmosfer...Evet, biraz abartıyor olabilirim. Ama sevgi dediğimiz eflatun tülün altında herşey biraz daha farklı görünüyor.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Saat 22:00...Favorite Game dinliyoruz. Daha doğrusu ben dinliyorum, sen bilinçsizce duyuyorsun. Artık uyumak istiyorum. Uyumak zorundayım. Klavyene bayılırsam alnımla hangi harfleri basarım merak etmiyor değilim. Ama tecrübe edemeyecek kadar yatağımı özledim. Kafamda gitmek var ama kafam aynı zamanda bomboş olduğu için arzular ve gerçekler arasında bağlantı kuramıyorum. Seni öpmek istiyorum, biraz da koklamak belki. Terini tekrar terimde hissetmek...Terimle bile hissedebilmiştim seni. Kendinle ilgili ne düşünürsün bilmem ama, seni ilk çıplak gördüğümde kendimi Venüs heykelinin kollu haline bakıyormuş gibi hissettim. Abartmıyorum, bu sefer değil. Kaşının üzerine düşmüş bir tutam saç ellerimi kendilerine dokunmaları için hipnotize ediyor sanki. (: Böyle gidersem "niyeti bozmak" deyimini cümle içinde kullanmakta çok rahat referans alabileceğimiz geçmiş bir tecrübeyi hatırlama şansımız olacak ileride. Evet, seviyorum seni. Deliler gibi de özleyeceğim. Ve sen, benim için çeperinle sınırlı değilsin. Ufacık bir öpücükten sonra, harun dışarıda...
Canlanan hücrelerinin kaslarına elektriksel şoklar uygulamasıyla bacağı sekiyor. Seken bacak da ister istemez başka bir ilahi binaya çarpıyor. Bu ilahi bina diğeri gibi değil. Daha estetik inşaa edilmiş. Barok döneminin ürkütücü ihtişamını yansıtıyor.
Neyse, konuya dönelim, çarpan bacağın etkisiyle bir kadına ait olan estetik ilahi bina, enerjinin korunumu, enerjiler arası dönüşüm, yer çekimi, etki tepki prensibi gibi bünyesinde barındırdığı bilimum güç ve karşı koyma elementini kendisini hedef alan sekmiş bacağı nişanlayarak serbest bırakıyor.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Dyron uyandı. Yatağının yanında bulduğu bir terliği ayağına geçirmekle uğraşıyordu. Bu sırada ince oda duvarlarından geçen annesinin sesi kulaklarını tırmalıyordu.
- Lacivert bir mantar. Her yerde noktacıklar var. Evet, beyaz. Hayır, hayır Noktacıklar her yerde değil, sadece mantarın üzerinde.
Anlaşılan anne telefonda konuşuyordu.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Kafam güzel... Her zamanki gibi anlatmak isteyip de anlatamadıklarım var cebimde. Hmm, kötü bir benzetme... Olsun, önemli olan samimiyet. Kendi kendime konuşmayı özleyeceğim aklıma gelmezdi. Aylar boyunca kendi kendime konuşmuş ve bunu fark etmiş olmaktan dolayı iğrenç bir öfke duymuştum. Sonra terapiler başladı. Duygusal terapiler, bitkisel terapiler, hem dugusal hem bitkisel terapiler, hayvani terapiler... İtiraf edeyim, bunların hiç birinin işe yarayacağını sanmıyordum. Anlaşılan en azından biri yaramış, farkında bile olmadan kendi kendime konuşma alışkanlığından kurtulmuşum. Ama bu günlerde sanki tekrar başladım kendi kendimle münakaşaya girmeye. Anlayamıyorum, en değer verdiğim varlıkla neden münakaşaya giriyorum.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu açıdan baktığımda, dudaklarında sabitlenmiş sol el parmaklarını kıvrık bir pozisyonda görebiliyorum. Sol kolunun oluşturduğu yay, yumuşak açılarla yarı çıplak omzuna bağlanıyor.Omzun duvarla paralel dururken yer çekimine her zamanki gibi maksimum mukavemet gösteren göğüslerinden biri hafif bir şişkinlikle kolunun oluşturduğu yaya bağlanıyor.Tenini saran turkuaz kumaşın altında bir de beyaz fanila gizli. Parmakların hala dudaklarında. Gamzelerin uyanmış, senin de gözlerini açmanı bekliyor. Saçların, paha biçilemez japon orman orkideleri beyaz bir kumaş üzerine nasıl yayılırsa, aynen öyle yayılıyor yastığın üzerine. Sağ kolun da yastığın altında. Yastığının şişkin tarzına bakılırsa kolunla epey eğleniyor gibi. Nesneler bile kapılıyor senden yayılan elektromanyetik çekime. Sol kolunda bulunan saat durmuş uykunu fırsat bilip dinleniyor. Kahverengi gözlerin göz kapakların arkasına saklanmış siesta yapıyor. Gözlerimle görebildiklerim bunlar. Geri kalan tüm ilgi çekici detaylar yeşil, sarı, mavi ve turkuaz renklerinde karelerle kaplı bir battaniyenin altına kalıyor. Biliyorum onları da. Ama bu konuda daha nesnel bir yaklaşım için şu an görüyor olmayı tercih ederdim... Hmm, görmektense dokunmak da olabilirdi aslında. Evet, küçük bir pozisyon değişimi yaşadın yattığın yerde ve sanırım rüya görüyorsun. sol kolunda ve sağ bacağında ani titremeler görebiliyorum. Sol dizin battaniyeyi kaldırabildiğince yukarıya kaldırmış, izafi biçimde rahatsız görünen bir pozisyon oluşturmuş durumda. Biraz burnunu, biraz da yanağını kaşıdın. Ya çok rahatsızsın, ya da rüya görüyor olmalısın. Az önceki pozisyonuna geri döndün. Yalnız Kaşık Pozisyonu bu. Ancak şu anki açın, kalbinin içinde bulunduğu göğüs kafesinin hemen dışında bulunan yumuşak, sıcak ve çekici silahlarınla daha samimi bir şekilde yüzleşmemi sağladı. Boynundan aşağıya inerken çukurlaşıp iki göğsünün arasına uzanan tutku vadisi diğer tüm detayları anlık da olasa görünmez kıldı. Sanatsal bir haz bu. Estetik... Ortada estetik bir suje var, estetik bir bakış açısı ve estetik bir atmosfer...Evet, biraz abartıyor olabilirim. Ama sevgi dediğimiz eflatun tülün altında herşey biraz daha farklı görünüyor.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Saat 22:00...Favorite Game dinliyoruz. Daha doğrusu ben dinliyorum, sen bilinçsizce duyuyorsun. Artık uyumak istiyorum. Uyumak zorundayım. Klavyene bayılırsam alnımla hangi harfleri basarım merak etmiyor değilim. Ama tecrübe edemeyecek kadar yatağımı özledim. Kafamda gitmek var ama kafam aynı zamanda bomboş olduğu için arzular ve gerçekler arasında bağlantı kuramıyorum. Seni öpmek istiyorum, biraz da koklamak belki. Terini tekrar terimde hissetmek...Terimle bile hissedebilmiştim seni. Kendinle ilgili ne düşünürsün bilmem ama, seni ilk çıplak gördüğümde kendimi Venüs heykelinin kollu haline bakıyormuş gibi hissettim. Abartmıyorum, bu sefer değil. Kaşının üzerine düşmüş bir tutam saç ellerimi kendilerine dokunmaları için hipnotize ediyor sanki. (: Böyle gidersem "niyeti bozmak" deyimini cümle içinde kullanmakta çok rahat referans alabileceğimiz geçmiş bir tecrübeyi hatırlama şansımız olacak ileride. Evet, seviyorum seni. Deliler gibi de özleyeceğim. Ve sen, benim için çeperinle sınırlı değilsin. Ufacık bir öpücükten sonra, harun dışarıda...
Cumartesi, Ekim 28, 2006
Başka Bir Bilinçakışının Anatomisi
Hepimiz bir bataklık içinde yaşıyoruz. Sadece bazılarımız yıldızlara bakıyor.
Oscar Wilde
Terliyorsun. Oda sıcak olmalı. Ben hissetmiyorum.
Yaramaz bacaklarım oturduğun bilgisayar sandalyesinin tekerlekleriyle oynuyor. Kötü kötü bakıyorsun. Bu bakışın soğukluğu içimi titretiyor.
Saat akşamın dördü.
Kolonlarından birinin üzerindeki fosforlu melek bizi işaret ediyor kendi kendine yakınırken. Pano ilgisiz.
Büyük bir gürültü hâkim mikrokosmosunda. Odanın sürekli sakinleri bile bağırıp çağırıyor dikkat dağıtmak için. Yanımızdan geçen yeni uyanmış ve durumdan habersiz kediyi kuyruğundan tutup koltukların arasına çekiyor Peggy, Plump Fiction’ın kahramanı.
“Şşt!”
Koca gözleriyle manasız manasız bakıyor kedi. Peggy;
“Felaket!”
Kedi şaşırıyor;
“Harun mu yoksa?”
Buz gibi bir hüzün yayılıyor Peggy’nin yüzüne.
Hemen koltuklardan birine tırmanan kedi kıyafetlerin arasından korkmuş gözlerle bakıyor siluetlerimize.
Aklındaki karanlık düşüncelerin elektriği oturduğum yerden hissedilebiliyor.
Bir sivrisinek başını pencereden sokup emilecek kan var mı diye kontrol ediyor.
Habersizim.
Oysa posterler, kediler, tüm biblolar ve mobilyalar olacakları biliyor... Pano hala ilgisiz.
Gözlerimin içine bakıyorsun; dudağın hareket ediyor. Bu sırada apartmanın hemen dışında bir kompresör asfaltı delmek için deli gibi çalışmaya başlıyor, kolonlarından yayılan müzik camları titretiyor, talim uçuşundaki bir uçak güzergâh olarak apartmanın üstünü seçiyor.
“Olduğumuz şeyi” diyorsun, “bırakmalıyız bence.”
Sesin cıva yoğunluğundaki havayı ittirerek kendine yol açmaya çalışıyor. Hidrojen, oksijen ve karbon gibi havayı oluşturan atomlar algılarımı önlemek için birbirlerine sarılarak yoğunlaşıyor. Korkmuş bir parça şaşkın azot kulağıma kaçıyor. Ürperiyorum
“Problem değil…”
Kafanı aşağı eğiyorsun. Gözümden çıkan ve yoğunlaşmış havada ilerleyemeyen bir parça parıltı yere düşüp ölüyor.
Çaresizlik bu. Kelimeler fazla geliyor. Ne zaman tanımlamaya kalksam bu durumu ardından aşırı doz sakinleştirici almam gerekiyor.
Bir gün kan ter içinde kalmama sebep olacak denli sıcak odamda yalnızlığıma sarılacağımı bilir gibiyim şimdiden.
Zaman geçiyor.
Sonra biraz daha geçiyor.
Şimdi yüzlerce insanı kapsayan debisiyle akan yolda birer cenaze ağıtçısı gibi ilerliyoruz. Herkes bize bakıyor. Göğüslerimizin içinde taşıdığımız paramparça etler kalplerimize ait. Huzurevinde kalan yaşlılar gibi görünüyor olabiliriz, işin kötüsü dediğim gibi, herkes bize bakıyor. Rahatsızlık katsayım santigrat cinsinde suyun kaynama sıcaklığıyla eşdeğer.
Biz - Biz = Metamorfoz;
Dünya eskisinden daha da büyük şimdi, atmosfer basıncı tüm kemiklerimi çatırdatıyor.
Oscar Wilde
Terliyorsun. Oda sıcak olmalı. Ben hissetmiyorum.
Yaramaz bacaklarım oturduğun bilgisayar sandalyesinin tekerlekleriyle oynuyor. Kötü kötü bakıyorsun. Bu bakışın soğukluğu içimi titretiyor.
Saat akşamın dördü.
Kolonlarından birinin üzerindeki fosforlu melek bizi işaret ediyor kendi kendine yakınırken. Pano ilgisiz.
Büyük bir gürültü hâkim mikrokosmosunda. Odanın sürekli sakinleri bile bağırıp çağırıyor dikkat dağıtmak için. Yanımızdan geçen yeni uyanmış ve durumdan habersiz kediyi kuyruğundan tutup koltukların arasına çekiyor Peggy, Plump Fiction’ın kahramanı.
“Şşt!”
Koca gözleriyle manasız manasız bakıyor kedi. Peggy;
“Felaket!”
Kedi şaşırıyor;
“Harun mu yoksa?”
Buz gibi bir hüzün yayılıyor Peggy’nin yüzüne.
Hemen koltuklardan birine tırmanan kedi kıyafetlerin arasından korkmuş gözlerle bakıyor siluetlerimize.
Aklındaki karanlık düşüncelerin elektriği oturduğum yerden hissedilebiliyor.
Bir sivrisinek başını pencereden sokup emilecek kan var mı diye kontrol ediyor.
Habersizim.
Oysa posterler, kediler, tüm biblolar ve mobilyalar olacakları biliyor... Pano hala ilgisiz.
Gözlerimin içine bakıyorsun; dudağın hareket ediyor. Bu sırada apartmanın hemen dışında bir kompresör asfaltı delmek için deli gibi çalışmaya başlıyor, kolonlarından yayılan müzik camları titretiyor, talim uçuşundaki bir uçak güzergâh olarak apartmanın üstünü seçiyor.
“Olduğumuz şeyi” diyorsun, “bırakmalıyız bence.”
Sesin cıva yoğunluğundaki havayı ittirerek kendine yol açmaya çalışıyor. Hidrojen, oksijen ve karbon gibi havayı oluşturan atomlar algılarımı önlemek için birbirlerine sarılarak yoğunlaşıyor. Korkmuş bir parça şaşkın azot kulağıma kaçıyor. Ürperiyorum
“Problem değil…”
Kafanı aşağı eğiyorsun. Gözümden çıkan ve yoğunlaşmış havada ilerleyemeyen bir parça parıltı yere düşüp ölüyor.
Çaresizlik bu. Kelimeler fazla geliyor. Ne zaman tanımlamaya kalksam bu durumu ardından aşırı doz sakinleştirici almam gerekiyor.
Bir gün kan ter içinde kalmama sebep olacak denli sıcak odamda yalnızlığıma sarılacağımı bilir gibiyim şimdiden.
Zaman geçiyor.
Sonra biraz daha geçiyor.
Şimdi yüzlerce insanı kapsayan debisiyle akan yolda birer cenaze ağıtçısı gibi ilerliyoruz. Herkes bize bakıyor. Göğüslerimizin içinde taşıdığımız paramparça etler kalplerimize ait. Huzurevinde kalan yaşlılar gibi görünüyor olabiliriz, işin kötüsü dediğim gibi, herkes bize bakıyor. Rahatsızlık katsayım santigrat cinsinde suyun kaynama sıcaklığıyla eşdeğer.
Biz - Biz = Metamorfoz;
Dünya eskisinden daha da büyük şimdi, atmosfer basıncı tüm kemiklerimi çatırdatıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)