Fotoğraf mı çekiyorum yoksa çile mi bilmiyorum. Deklanşöre her basışım hafıza kartına bir fotoğraf yollarken her nefes alışım ruhumu battığı çamur içinde daha da derinlere gömüyor. Dayanılmaz olmaya başladı.
Başlangıçta acımı dindirmek için yuvarladığım her kadeh ruhumu rahatlatırken bedenimi yıpratıyordu, şimdi hamamböceği gibi hissediyorum kendimi, zehire bile bağışıklık kazandım.
Başım dönüyor, saat sabahın 11'i. Yirmi dört saatten fazladır karımla konuşmadım. Çaresizlik kanın suda yayılması gibi kapladı çevremi.
Saatlerin arasından geçip dakikalara, dakikaların arasından geçip saniyelere, saniyelerin arasından geçip saliselere saplanıp kaldım. Hiç bir çark-yay mekanizması durup kalmış biyolojik saatimi ilerletemez, Ondan başka... O...
O karım, gün batımı kadar kızıl, asla gidemeyeceğimi düşündüğüm Tayland sahilleri kadar uzakta. "İyi ki" diyorum bazen kendi kendime, "tanrı diye birşey yok." yoksa aşık olurdu ona, işte o, o kadar güzel.
Son cümlelerim sanırım anlattı her şeyi, ızdırabımı, motivasyonumu ve mevcudiyetimi
Psikopat bir ruhun hükmettiği, iç duvarları sızlamaktan dağlanmış bedenimin ortasında oturuyorum. Buradan bakıldığında dünya armut gibi gözüküyor.
Gözlerimi kapatsam, vantilatör kesse dönmeyi, ışık geçirmese hiç hava, tüm kokular yavaş yavaş ölse, donsa düşünceler, bulutlar pul pul dökülse yer yüzüne, balıklar boğulsa, ağaçlar devrilse, kuşlar çakılsa, ben de yıkılıversem öylece, cansız, pıt diye.
Sonra açsam gözlerimi, o karşımda olsa, bana gülümsese...
yalnızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yalnızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cuma, Ekim 03, 2008
Pamukkale Ekspresi
Saat 01:34
Kütahya'ya henüz ulaştık. Yol bitmek bilmiyor. Uyuyamıyorum da. Yazmaktan başka çare yok diyorum kendi kendime ama yazamadığımı fark etmem de uzun sürmüyor. Lanet olsun!.
İstasyonda duruyoruz. Dördüncü biramın henüz başındayım, bilgisayarın şarjı bitti. Ray Restorant'ın masası üzerinde ücretsiz ibaresiyle dağıtılan Ray Gurme dergisi bulunuyor. Şöyle bir göz attım. Yok, zevkime göre birşey değil.
Saat 02:00
Hala Kütahya istasyonundayız. Sebebini bilmeden bekliyoruz öylece. İstasyonun birinci peronunun tabanı 956 adet karoyla kaplanmış. Biliyorum, tek tek saydım. Denizliye kadar uzanan yolumuz üzerinde, devletin ve hatta insanların bile unuttuğu onlarca istasyondan geçeceğiz daha. En sevdiklerim transit geçilenler.
Tekrar dönüyor sonunda demir tekerlekler. Yarı pişmiş patates tava eşlik ediyor şimdi birama. Pahalı biraz evet ama birşeyler yemem gerekiyor.
Restorant'da kimse yok ya da olanları adamdan saymıyorum... Bilmiyorum. Garson adamdan saymadığım müşterilerden birine askerlik anılarını anlatıyor. Kulak misafiri olmak istemiyorum ama demir tekerleklerin raylar üzerinde çıkardığı tıkırtılardan başka tek ses garsonun o uğultulu kulak tırmalayan altosu. Mecburi yön...
Arka masama iki kız oturuyor, yansımaları yan camımda. Biri çay söylüyor, diğeri kahve, ilgisizim.
Geceleri tren yolculuğu bir garip oluyor. Sanki bir araç değil bu, sallanan bir koridor. Işınanmaya yarıyor. fakat ışınlanmak henüz çok vakit alıyor.
Yüzde üç yüz kar marjıyla satılan efes biranın tadında hiç bir fark yok, ama paketimde kalan son 4 tek sigara inanılmaz tatlı gidiyor.
Üzülüyorum yavrum. Sanki bazen hayatımı nargilenin zıvanasına koymuş içiyorum gibi geliyor ve lanet şey çok çabuk bitiyor.
İzbe bir istasyondayız işte. Durakladık yine. Bu duraklama sağımdan soluma doğru yağan yağmuru fark etmemi sağladı. Sağ cam sırılsıklam, sol kristal berraklığında.
Kalp = Sol
Ruh = Sağ
Hadi bakalım...
Hayat telaşı zormuş be. İskelenin üzerinde henüz iğneden çıkarılmış balık gibiyim. Vıcık vıcığım, kayganım ama yakalanmışım. Zıplayıp duruyorum kurtulacağım diye.
Yeni insanlar geldi restoranta. Ön masama oturdular. 27 bilemedin 28 yaşlar. Bir adam ve bir de kadın. Adam salak mı ne, "ne önerirsiniz" diye sordu garsona, "alkolsüz!..." e yuh...
Uyumalıyım, dayanamıyorum artık.
Sabah.
Trenin ani freniyle rahatsız koltuğumdaki bedenimde buldum kendimi.
Saat 09:00
Camdan görebildiğim istasyondaki tabelada DAZKIRI yazıyor. Çağrışımsız.
Ray Restorant'a doğru ilerliyorum. Gece olduğundan daha farklı. 4 masada toplam 16 yaşlı kadın oturuyor. Hep bir ağızdan adını hatırlıyamadığım marşlar söylüyorlar. İlginç... Öğretmenler galiba. 10. yıl marşını söylemeye çalıştılar, olmadı... Hiç birşey olmamış gibi dedikoduya devam ettiler. Biri ortaya bir sav atıyor, sonra gürültü perde perde yükselerek tizleşip katlanılmaz bir hal alıyor. Yok sağdaki göl tuzlumuymuş, tatlımıymış...O göl gazlı... Adı da gazlı göl... Ama hiç biri bilmiyor...
Kütahya'ya henüz ulaştık. Yol bitmek bilmiyor. Uyuyamıyorum da. Yazmaktan başka çare yok diyorum kendi kendime ama yazamadığımı fark etmem de uzun sürmüyor. Lanet olsun!.
İstasyonda duruyoruz. Dördüncü biramın henüz başındayım, bilgisayarın şarjı bitti. Ray Restorant'ın masası üzerinde ücretsiz ibaresiyle dağıtılan Ray Gurme dergisi bulunuyor. Şöyle bir göz attım. Yok, zevkime göre birşey değil.
Saat 02:00
Hala Kütahya istasyonundayız. Sebebini bilmeden bekliyoruz öylece. İstasyonun birinci peronunun tabanı 956 adet karoyla kaplanmış. Biliyorum, tek tek saydım. Denizliye kadar uzanan yolumuz üzerinde, devletin ve hatta insanların bile unuttuğu onlarca istasyondan geçeceğiz daha. En sevdiklerim transit geçilenler.
Tekrar dönüyor sonunda demir tekerlekler. Yarı pişmiş patates tava eşlik ediyor şimdi birama. Pahalı biraz evet ama birşeyler yemem gerekiyor.
Restorant'da kimse yok ya da olanları adamdan saymıyorum... Bilmiyorum. Garson adamdan saymadığım müşterilerden birine askerlik anılarını anlatıyor. Kulak misafiri olmak istemiyorum ama demir tekerleklerin raylar üzerinde çıkardığı tıkırtılardan başka tek ses garsonun o uğultulu kulak tırmalayan altosu. Mecburi yön...
Arka masama iki kız oturuyor, yansımaları yan camımda. Biri çay söylüyor, diğeri kahve, ilgisizim.
Geceleri tren yolculuğu bir garip oluyor. Sanki bir araç değil bu, sallanan bir koridor. Işınanmaya yarıyor. fakat ışınlanmak henüz çok vakit alıyor.
Yüzde üç yüz kar marjıyla satılan efes biranın tadında hiç bir fark yok, ama paketimde kalan son 4 tek sigara inanılmaz tatlı gidiyor.
Üzülüyorum yavrum. Sanki bazen hayatımı nargilenin zıvanasına koymuş içiyorum gibi geliyor ve lanet şey çok çabuk bitiyor.
İzbe bir istasyondayız işte. Durakladık yine. Bu duraklama sağımdan soluma doğru yağan yağmuru fark etmemi sağladı. Sağ cam sırılsıklam, sol kristal berraklığında.
Kalp = Sol
Ruh = Sağ
Hadi bakalım...
Hayat telaşı zormuş be. İskelenin üzerinde henüz iğneden çıkarılmış balık gibiyim. Vıcık vıcığım, kayganım ama yakalanmışım. Zıplayıp duruyorum kurtulacağım diye.
Yeni insanlar geldi restoranta. Ön masama oturdular. 27 bilemedin 28 yaşlar. Bir adam ve bir de kadın. Adam salak mı ne, "ne önerirsiniz" diye sordu garsona, "alkolsüz!..." e yuh...
Uyumalıyım, dayanamıyorum artık.
Sabah.
Trenin ani freniyle rahatsız koltuğumdaki bedenimde buldum kendimi.
Saat 09:00
Camdan görebildiğim istasyondaki tabelada DAZKIRI yazıyor. Çağrışımsız.
Ray Restorant'a doğru ilerliyorum. Gece olduğundan daha farklı. 4 masada toplam 16 yaşlı kadın oturuyor. Hep bir ağızdan adını hatırlıyamadığım marşlar söylüyorlar. İlginç... Öğretmenler galiba. 10. yıl marşını söylemeye çalıştılar, olmadı... Hiç birşey olmamış gibi dedikoduya devam ettiler. Biri ortaya bir sav atıyor, sonra gürültü perde perde yükselerek tizleşip katlanılmaz bir hal alıyor. Yok sağdaki göl tuzlumuymuş, tatlımıymış...O göl gazlı... Adı da gazlı göl... Ama hiç biri bilmiyor...
Dünya Dönse
Koca bir yağmur bulutunun altında bulsam kendimi. Solumda deniz, sağımda sen olsan mesela. Şimşek çaksa, buharlaştırsa bir tutam suyu. Bir öbek tuz batsa derinlere yavaşça, buhar da yükselse semaya. Tuz çarpsa midyeye, midye kapatsa kabuğunu, arasından fışkırsa basınçlı su, titretse yosunları. Bir balık irkilse, çıksa yosunların arasından. Daha büyük bir balık görse onu, saldırsa yemek için. Küçük balık kaçsa, saklansa kocaman bir yengecin arkasına. Yengeç savursa kıskacını büyük balığa doğru, büyük balık geri çekilse. Yengeç sarılsa küçük balığa. Midye açsa kabuğunu tekrar, parlasa içinde ufacık bir inci. Balık sıyrılsa yengeçten, alsa inciyi, götürse, verse yengece. Yengeç çok sevinse mesela, gözlerini alamsa inciden. Bu arada büyük balık kapsa küçük balığı, kan revan içinde indirse mideye. Bir hava kabarcığı çıksa katil balığın ağzından, yükselse yüzeye doğru. Denize oturmuş bir martının yanında pırtlasa kabarcık. Martı korksa, havalansa aniden, çırpsa kanatlarını gökyüzüne. İnse sahildeki iskeleye, görse oradaki balıkçının kovasını, sinsice yaklaşsa, tırtıklamaya çalışsa adamın akşam yemeğini. Balıkçı fark etse mesela kuşu, fırlatsa elindeki bira şişesini hayvana doğru. Martı kaçsa, rüzgar da biraz soldan esse mesela, bira şişesi iskeleye demirlemiş bir balıkçı teknesinin kaptanına gelse. Kaptan da manyak olsa hani, çıkarsa altıpatlarını, doğrultsa balıkçıya, çekse tetiği üç defa. Balıkçı vurulsa kafasından, ölüverse oracıkta. Kanı damlasa iskeleden, orası da Cape Town olsa mesela, köpekbalıkları olsa vıngır vıngır. Alsalar kanın kokusunu, gelseler iskeleye doğru. İskelenin tahta bacağına çarpsa biri, sinirlenip koca bir ısırık alsa dayanaktan. Teknesinden inen katil kaptan olsa mesela iskelenin üstünde, çökse iskele, köpek balıkları bir ziyafet çekse adamdan, tükürseler kemiklerini. Biz de bu arada evimize varmış olsak, sarılsak birbirimize, yatsak öylece, sevişsek hafif hafif. Dünya dönse…
Öğle Uykusu
Pazarlık usulü çalışan küçük dükkânların birinden gelen titrek bir do majör aksak ritmin arasından yolunu bulup gökyüzüne tırmanıyor. Palmiyelerin gölgelediği küçük çimenlikte oturmuş, yirmi dereceye ayarlanmış klimaların büzüştürdüğü tatilcilerle dolu otel lobisini süzüyorum. Belli bir amacım yok, sadece ahmak görünen ve muhtemelen cepleri Elizabeth portresiyle süslenmiş İngiliz parasıyla dolu müşterileri seçmeye çalışıyorum.
Hepsi bir hafta önce turla gelip otele yerleşmiş eski müşteriler. Çoktan sağılmış inekler ya da düşmanlığı kazanılmış İspanyol boğaları… Onlardan daha fazla kazanamayacağımı biliyorum. Çıplak bacaklarımı gıdıklayan çimenlere boylu boyunca uzanıyorum. Öğle güneşinin yakıcılığını maskeleyen palmiyeler, hafif bir esintinin saçsız kafamı okşamasına izin veriyor.
Günde üç öğün tako yiyen, koca şapkası altında ezilmiş, güneşin mayıştırdığı Meksikalı bir panço gibi kendimden geçiyorum.
Kendinden geçmişlik bazen kendine gelmişlik ile aynı manaya erişiyor. Saatler boyu çalışıp dinlence ve eğlence için ayrılan saatler sadece eğlence ile doldurulduğunda anlaşılabilecek bir durum bu. İnsan günde 15 saat çalışıp 6 saat eğlenip geriye kalan 3 saat de uyuyarak yaşayabiliyor. En azından benim bir aydır yaptığım şey bu.
Ben…
Bir ayda toplam 26000 kare fotoğraf çeken adam…
Milisaniyelerinizi çalıp onları size geri satabilecek kadar uyanık olan kişi…
26000 milisaniye, 262 saniye ya da 4 dakika… Hangi açıdan değerlendirirseniz değerlendirin… Zaman düzleminin küçük gibi görünen bir kısmını insanlardan çaldım bile.
Tabi her şey karşılıklı. Zaman ile çift taraflı yaptığımız bir antlaşma bu. O benden sevgilimi aldı, annemi, babamı, kardeşlerimi ve biri hariç tüm dostlarımı. Karşılığında bana bu yetiyi verdi. Adil mi?
Düşüncelerin burgacında çırpınan kısa siestam güneşin yön değiştirmesiyle kavruldu. Kan ter içinde uyandım.
Eh, ne diyebilirim… Hayat durdu, ama sezon devam ediyor…
Hepsi bir hafta önce turla gelip otele yerleşmiş eski müşteriler. Çoktan sağılmış inekler ya da düşmanlığı kazanılmış İspanyol boğaları… Onlardan daha fazla kazanamayacağımı biliyorum. Çıplak bacaklarımı gıdıklayan çimenlere boylu boyunca uzanıyorum. Öğle güneşinin yakıcılığını maskeleyen palmiyeler, hafif bir esintinin saçsız kafamı okşamasına izin veriyor.
Günde üç öğün tako yiyen, koca şapkası altında ezilmiş, güneşin mayıştırdığı Meksikalı bir panço gibi kendimden geçiyorum.
Kendinden geçmişlik bazen kendine gelmişlik ile aynı manaya erişiyor. Saatler boyu çalışıp dinlence ve eğlence için ayrılan saatler sadece eğlence ile doldurulduğunda anlaşılabilecek bir durum bu. İnsan günde 15 saat çalışıp 6 saat eğlenip geriye kalan 3 saat de uyuyarak yaşayabiliyor. En azından benim bir aydır yaptığım şey bu.
Ben…
Bir ayda toplam 26000 kare fotoğraf çeken adam…
Milisaniyelerinizi çalıp onları size geri satabilecek kadar uyanık olan kişi…
26000 milisaniye, 262 saniye ya da 4 dakika… Hangi açıdan değerlendirirseniz değerlendirin… Zaman düzleminin küçük gibi görünen bir kısmını insanlardan çaldım bile.
Tabi her şey karşılıklı. Zaman ile çift taraflı yaptığımız bir antlaşma bu. O benden sevgilimi aldı, annemi, babamı, kardeşlerimi ve biri hariç tüm dostlarımı. Karşılığında bana bu yetiyi verdi. Adil mi?
Düşüncelerin burgacında çırpınan kısa siestam güneşin yön değiştirmesiyle kavruldu. Kan ter içinde uyandım.
Eh, ne diyebilirim… Hayat durdu, ama sezon devam ediyor…
Yazan :
Freefance
Tarih:
Cuma, Ekim 03, 2008
Cuma, Mart 16, 2007
Bir Şehir Nasıl Düşer
Bir şehir nasıl düşer, artık biliyorum.
Tüm nesnelere yapışık renkler, saatte seksen kilometre hızla giden bir tren tarafından vakumlanarak sökülüp alındığında, altlarındaki gri tonlar gözüne batmaya başladığında düşer bir şehir...
Giden birinin ardından bakarken, ciğerlerinin dibinde gürül gürül yanan tüm çalı çırpıya rağmen ağlayamadığında düşer...
Ufuk çizgisinde gözden yiten bir treni donuk gözlerle izlerken, duyduğun son tren ıslığıyla titremeye başlayan içindeki telin akordunun yerinde olduğunu fark etmen ve o telin yumuşak ezgilerinin kendinden başkasını etkileyemeyeceğini anlamanla düşer...
Tren gittikten on dakika sonra peronlar boşaldığında düşer bir şehir, çünkü bilirsin, içindeki bitmek tükenmek bilmez yalnızlığı yansıtır etrafındaki sessizlik.
Çöküp kaldığın bankta soğuk kemiklerini keserken, bir insanı bu kadar fazla sevebildiğin için kendini özel saydığında düşer. Çünkü içinden bir ses sürekli boktan bir sürüngenden başka birşey olmadığını söyler sana...
Bir sonraki tren peronlardan birine yanaştığında düşer bu lanet şehir. Donuk gözlerin çocuksu bir umutla inen yolcuları süzer tek tek, aradığını bulamadığında ve son yolcu da peronları terk ettiğinde düşer şehir.
Telefonunu eline aldığında, rehbere göz atarken sarılıp ağlayabileceğin tek bir insan dahi olmadığını anladığında düşer bir şehir.
Evine doğru yürürken, yol üzerindeki tüm binaların çıtırtılar çıkararak üzerine geldiğini fark ettiğinde ve kendini hiç tanımadığın bir sokakta yön duygusundan yoksun bulduğunda düşer...
Sokağın sonunda çöpleri kurcalayan bir kedi gördüğünde ve o kediye sarılıp ağladığında, hıçkırıklar içinde hikayeni anlattığında düşer bir şehir ve o kedi umursamazca kaçıp gittiğinde...
O da değil de, bir şehir ne zaman düşer biliyor musun? Aynı gece, telefonuna "Aramayı unutmuşum ama şimdi geldim eve. Herşey için teşekkürler" diye bir mesaj geldiğinde...
En nihayetinde, şehirler düşer. Bu nihai edim değildir önemli olan. Gerekçedir... ve insan, gerekçesinin ne kadar geçerli olduğunu düşünürse, o kadar dibe batar şehir. Tabi düşmek, bir şehrin başına gelen son şey değildir. Onu yeniden cennette bir bulutun üzerine koymak yine bir gerekçenin işidir. Herşeye rağmen, bir gerekçesi olduğu için mutlu olanlardanım ben ama bir şehir nasıl düşer, artık biliyorum...
Tüm nesnelere yapışık renkler, saatte seksen kilometre hızla giden bir tren tarafından vakumlanarak sökülüp alındığında, altlarındaki gri tonlar gözüne batmaya başladığında düşer bir şehir...
Giden birinin ardından bakarken, ciğerlerinin dibinde gürül gürül yanan tüm çalı çırpıya rağmen ağlayamadığında düşer...
Ufuk çizgisinde gözden yiten bir treni donuk gözlerle izlerken, duyduğun son tren ıslığıyla titremeye başlayan içindeki telin akordunun yerinde olduğunu fark etmen ve o telin yumuşak ezgilerinin kendinden başkasını etkileyemeyeceğini anlamanla düşer...
Tren gittikten on dakika sonra peronlar boşaldığında düşer bir şehir, çünkü bilirsin, içindeki bitmek tükenmek bilmez yalnızlığı yansıtır etrafındaki sessizlik.
Çöküp kaldığın bankta soğuk kemiklerini keserken, bir insanı bu kadar fazla sevebildiğin için kendini özel saydığında düşer. Çünkü içinden bir ses sürekli boktan bir sürüngenden başka birşey olmadığını söyler sana...
Bir sonraki tren peronlardan birine yanaştığında düşer bu lanet şehir. Donuk gözlerin çocuksu bir umutla inen yolcuları süzer tek tek, aradığını bulamadığında ve son yolcu da peronları terk ettiğinde düşer şehir.
Telefonunu eline aldığında, rehbere göz atarken sarılıp ağlayabileceğin tek bir insan dahi olmadığını anladığında düşer bir şehir.
Evine doğru yürürken, yol üzerindeki tüm binaların çıtırtılar çıkararak üzerine geldiğini fark ettiğinde ve kendini hiç tanımadığın bir sokakta yön duygusundan yoksun bulduğunda düşer...
Sokağın sonunda çöpleri kurcalayan bir kedi gördüğünde ve o kediye sarılıp ağladığında, hıçkırıklar içinde hikayeni anlattığında düşer bir şehir ve o kedi umursamazca kaçıp gittiğinde...
O da değil de, bir şehir ne zaman düşer biliyor musun? Aynı gece, telefonuna "Aramayı unutmuşum ama şimdi geldim eve. Herşey için teşekkürler" diye bir mesaj geldiğinde...
En nihayetinde, şehirler düşer. Bu nihai edim değildir önemli olan. Gerekçedir... ve insan, gerekçesinin ne kadar geçerli olduğunu düşünürse, o kadar dibe batar şehir. Tabi düşmek, bir şehrin başına gelen son şey değildir. Onu yeniden cennette bir bulutun üzerine koymak yine bir gerekçenin işidir. Herşeye rağmen, bir gerekçesi olduğu için mutlu olanlardanım ben ama bir şehir nasıl düşer, artık biliyorum...
Cumartesi, Ekim 28, 2006
Başka Bir Bilinçakışının Anatomisi
Hepimiz bir bataklık içinde yaşıyoruz. Sadece bazılarımız yıldızlara bakıyor.
Oscar Wilde
Terliyorsun. Oda sıcak olmalı. Ben hissetmiyorum.
Yaramaz bacaklarım oturduğun bilgisayar sandalyesinin tekerlekleriyle oynuyor. Kötü kötü bakıyorsun. Bu bakışın soğukluğu içimi titretiyor.
Saat akşamın dördü.
Kolonlarından birinin üzerindeki fosforlu melek bizi işaret ediyor kendi kendine yakınırken. Pano ilgisiz.
Büyük bir gürültü hâkim mikrokosmosunda. Odanın sürekli sakinleri bile bağırıp çağırıyor dikkat dağıtmak için. Yanımızdan geçen yeni uyanmış ve durumdan habersiz kediyi kuyruğundan tutup koltukların arasına çekiyor Peggy, Plump Fiction’ın kahramanı.
“Şşt!”
Koca gözleriyle manasız manasız bakıyor kedi. Peggy;
“Felaket!”
Kedi şaşırıyor;
“Harun mu yoksa?”
Buz gibi bir hüzün yayılıyor Peggy’nin yüzüne.
Hemen koltuklardan birine tırmanan kedi kıyafetlerin arasından korkmuş gözlerle bakıyor siluetlerimize.
Aklındaki karanlık düşüncelerin elektriği oturduğum yerden hissedilebiliyor.
Bir sivrisinek başını pencereden sokup emilecek kan var mı diye kontrol ediyor.
Habersizim.
Oysa posterler, kediler, tüm biblolar ve mobilyalar olacakları biliyor... Pano hala ilgisiz.
Gözlerimin içine bakıyorsun; dudağın hareket ediyor. Bu sırada apartmanın hemen dışında bir kompresör asfaltı delmek için deli gibi çalışmaya başlıyor, kolonlarından yayılan müzik camları titretiyor, talim uçuşundaki bir uçak güzergâh olarak apartmanın üstünü seçiyor.
“Olduğumuz şeyi” diyorsun, “bırakmalıyız bence.”
Sesin cıva yoğunluğundaki havayı ittirerek kendine yol açmaya çalışıyor. Hidrojen, oksijen ve karbon gibi havayı oluşturan atomlar algılarımı önlemek için birbirlerine sarılarak yoğunlaşıyor. Korkmuş bir parça şaşkın azot kulağıma kaçıyor. Ürperiyorum
“Problem değil…”
Kafanı aşağı eğiyorsun. Gözümden çıkan ve yoğunlaşmış havada ilerleyemeyen bir parça parıltı yere düşüp ölüyor.
Çaresizlik bu. Kelimeler fazla geliyor. Ne zaman tanımlamaya kalksam bu durumu ardından aşırı doz sakinleştirici almam gerekiyor.
Bir gün kan ter içinde kalmama sebep olacak denli sıcak odamda yalnızlığıma sarılacağımı bilir gibiyim şimdiden.
Zaman geçiyor.
Sonra biraz daha geçiyor.
Şimdi yüzlerce insanı kapsayan debisiyle akan yolda birer cenaze ağıtçısı gibi ilerliyoruz. Herkes bize bakıyor. Göğüslerimizin içinde taşıdığımız paramparça etler kalplerimize ait. Huzurevinde kalan yaşlılar gibi görünüyor olabiliriz, işin kötüsü dediğim gibi, herkes bize bakıyor. Rahatsızlık katsayım santigrat cinsinde suyun kaynama sıcaklığıyla eşdeğer.
Biz - Biz = Metamorfoz;
Dünya eskisinden daha da büyük şimdi, atmosfer basıncı tüm kemiklerimi çatırdatıyor.
Oscar Wilde
Terliyorsun. Oda sıcak olmalı. Ben hissetmiyorum.
Yaramaz bacaklarım oturduğun bilgisayar sandalyesinin tekerlekleriyle oynuyor. Kötü kötü bakıyorsun. Bu bakışın soğukluğu içimi titretiyor.
Saat akşamın dördü.
Kolonlarından birinin üzerindeki fosforlu melek bizi işaret ediyor kendi kendine yakınırken. Pano ilgisiz.
Büyük bir gürültü hâkim mikrokosmosunda. Odanın sürekli sakinleri bile bağırıp çağırıyor dikkat dağıtmak için. Yanımızdan geçen yeni uyanmış ve durumdan habersiz kediyi kuyruğundan tutup koltukların arasına çekiyor Peggy, Plump Fiction’ın kahramanı.
“Şşt!”
Koca gözleriyle manasız manasız bakıyor kedi. Peggy;
“Felaket!”
Kedi şaşırıyor;
“Harun mu yoksa?”
Buz gibi bir hüzün yayılıyor Peggy’nin yüzüne.
Hemen koltuklardan birine tırmanan kedi kıyafetlerin arasından korkmuş gözlerle bakıyor siluetlerimize.
Aklındaki karanlık düşüncelerin elektriği oturduğum yerden hissedilebiliyor.
Bir sivrisinek başını pencereden sokup emilecek kan var mı diye kontrol ediyor.
Habersizim.
Oysa posterler, kediler, tüm biblolar ve mobilyalar olacakları biliyor... Pano hala ilgisiz.
Gözlerimin içine bakıyorsun; dudağın hareket ediyor. Bu sırada apartmanın hemen dışında bir kompresör asfaltı delmek için deli gibi çalışmaya başlıyor, kolonlarından yayılan müzik camları titretiyor, talim uçuşundaki bir uçak güzergâh olarak apartmanın üstünü seçiyor.
“Olduğumuz şeyi” diyorsun, “bırakmalıyız bence.”
Sesin cıva yoğunluğundaki havayı ittirerek kendine yol açmaya çalışıyor. Hidrojen, oksijen ve karbon gibi havayı oluşturan atomlar algılarımı önlemek için birbirlerine sarılarak yoğunlaşıyor. Korkmuş bir parça şaşkın azot kulağıma kaçıyor. Ürperiyorum
“Problem değil…”
Kafanı aşağı eğiyorsun. Gözümden çıkan ve yoğunlaşmış havada ilerleyemeyen bir parça parıltı yere düşüp ölüyor.
Çaresizlik bu. Kelimeler fazla geliyor. Ne zaman tanımlamaya kalksam bu durumu ardından aşırı doz sakinleştirici almam gerekiyor.
Bir gün kan ter içinde kalmama sebep olacak denli sıcak odamda yalnızlığıma sarılacağımı bilir gibiyim şimdiden.
Zaman geçiyor.
Sonra biraz daha geçiyor.
Şimdi yüzlerce insanı kapsayan debisiyle akan yolda birer cenaze ağıtçısı gibi ilerliyoruz. Herkes bize bakıyor. Göğüslerimizin içinde taşıdığımız paramparça etler kalplerimize ait. Huzurevinde kalan yaşlılar gibi görünüyor olabiliriz, işin kötüsü dediğim gibi, herkes bize bakıyor. Rahatsızlık katsayım santigrat cinsinde suyun kaynama sıcaklığıyla eşdeğer.
Biz - Biz = Metamorfoz;
Dünya eskisinden daha da büyük şimdi, atmosfer basıncı tüm kemiklerimi çatırdatıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)